Главная > ЭТНОПОЛИТИКА > Avraham Shmulevich; İsrail Ermeni Soykırımı’nı Tanıdı: Ermeniler Neden Öfkeli ve Bu Neye Yol Açabilir?

Avraham Shmulevich; İsrail Ermeni Soykırımı’nı Tanıdı: Ermeniler Neden Öfkeli ve Bu Neye Yol Açabilir?


8-07-2026, 18:44. Разместил: Gulnara.Inanch

Tam bir sorumlulukla ifade ettiğim tahminim şudur: Ermeni radikal gruplarının silahlı terör faaliyetlerini yeniden başlatması oldukça muhtemeldir ve bu kez geleneksel Türk ve Azerbaycanlı hedeflerinin yanı sıra İsrail ve diasporadaki Yahudi kurumları da hedef haline gelebilir.
8 Haziran 2026’da İsrail hükümeti, Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar’ın Ermeni Soykırımı’nın resmen tanınması teklifini oybirliğiyle onayladı; kararname onay için Knesset’e (İsrail Parlamentosu) gönderildi. İsrail, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermenilerin yok edilişini resmen soykırım olarak tanıyan 32. BM üyesi devlet oldu. Görünüşte, Ermeni dünyasının on yıllardır Kudüs’ten talep ettiği şey gerçekleşmişti. Ancak teşekkür yerine, sosyal medyadaki isimsiz yorumculardan en büyük Ermeni diaspora örgütlerine kadar İsrail’in üzerine bir lanet yağmuru boşaldı. Bu paradoksal tepki analiz edilmeyi hak ediyor, çünkü altında kırgınlıktan çok daha fazlası yatıyor: Bu, oldukça pratik ve hatta şiddet içeren sonuçları olabilecek süreçlerin sinyalini veriyor.
#### Ne Oldu?
Gideon Sa’ar, kararnameyi sunarken motivasyonunu şöyle açıkladı: “Doğru olanı yapmak için asla geç değildir. Bu hem ahlaki hem de  tarihi bir borçtur. Ve benim görüşüme göre, bundan kaçınmak için geçerli bir neden yok.” Bakan ayrıca, bu tanımanın “Türkiye’nin Erdoğan liderliğindeki İsrail’e yönelik açık düşmanlığına ve korkunç söylemlerine karşı bir misilleme eylemi olmadığını”, ancak “İsrail’in bir Yahudi devleti olarak bu konumu resmileştirmesinin zamanının geldiğini” özellikle vurguladı.
Kısa bir bağlam: 1915 soykırımının uluslararası alanda tanınması kampanyası, on yıllardır Ermeni diasporasının politikasının merkezinde yer alıyordu. Soykırımı devlet düzeyinde tanıyan ilk ülke 1965 yılında Uruguay oldu, onu 1982’de Kıbrıs izledi; bugün bu listede Fransa, Almanya, Rusya, ABD ve Vatikan bulunuyor.
Şunu not edelim: Bu benzersiz bir durumdur. Başka hiçbir diaspora, kendisine karşı işlenen soykırımın tanınması için sistematik bir kampanya yürütmemektedir. İsrail’in kendisi bile diğer devletlerden “Holokost’un tanınmasını”, bırakın geçmiş çağlardaki Yahudilere yönelik sayısız soykırım kampanyasının tanınmasını, hiçbir zaman talep etmemiştir.
Yine de, herhangi bir Ermeni aktivistle yapılan İsrail-Ermeni ilişkileri üzerine hemen hemen her konuşma kaçınılmaz olarak şu sitemi içeriyordu: “Neden soykırımı tanımıyorsunuz? Ne zaman tanıyacaksınız?”
Ve işte tanıma gerçekleşti. Tepki sadece soğuk değil, aynı zamanda düşmanca oldu. Neredeyse tüm büyük Ermeni örgütlerinin ve önde gelen blog yazarlarının İngilizce, Ermenice ve Rusça dillerindeki tepkilerini inceledim. Bu konudaki kendi röportajımın altındaki tipik bir yorum şuydu: “İsrail, küstah Ermeni karşıtlığı ve sahte tanıma için çok ağır bedel ödeyecek.” Genel ton, sanki İsrail hükümeti Ermeni trajedisini tanıma değil de, Ermenistan Cumhuriyeti’nin yok edilmesini talep eden bir karar almış gibiydi.
#### Erivan’ın Sessizliği
Resmi Erivan, dikkat çekici bir sessizlikle tepki verdi. Başbakan Nikol Paşinyan, gazetecilerin sorularını yanıtlarken şunları söyledi:
> “Ermeni soykırımının  siyasi bir silah olarak kullanılması meselesine dahil olmamanın Ermenistan Cumhuriyeti’nin çıkarlarına uygun olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle herhangi bir tepki görme gereği duymuyoruz.”
> *Nikol Paşinyan, 29 Haziran 2026 (The Times of Israel)*
>
Türkiye ve Azerbaycan ise beklendiği üzere sert tepki gösterdi. Erdoğan, “ellerinde Gazze’deki 73 bin masum insanın kanı olan bu suç örgütünün iftiralarına” aldırış etmediğini belirterek, devlet inkarı antolojilerine girecek şu ifadeyi ekledi: “Tarihimiz soykırım, katliam, baskı ve sömürgecilikten uzaktır.” Bakü, İsrail kabinesinin kararını “tarihi gerçeklerin çarpıtılması” olarak nitelendirdi ve iptal edilmesini talep etti.
#### ANC-International Bildirisi: İki “Soykırım” ve Talepler Listesi
Diaspora ise en dikkat çekici belgeyi ortaya koydu. Amerika Ermeni Ulusal Komitesi’nin (ANCA) uluslararası yapısı olan Armenian National Committee – International, 28 Haziran 2026’da resmi bir bildiri yayınladı. Kilit bölümlerden doğrudan alıntı yapacağım:
Sa’ar’ın tanımanın Türkiye’ye karşı bir “misilleme” olmadığına dair sözlerini yorumlayan bildiride yazarlar, bakanın şunları ima ettiğini savunuyor:
> “…muhtemelen sadece Türkiye’nin değil, aynı zamanda uluslararası toplumun büyük bir kısmının, İsrail’in Gazze’deki Filistin halkına karşı soykırım işlediğine dair gerekçeli iddialarına atıfta bulunuyordu.”
>
Ardından örgüt, Knesset’teki gelecekteki oylamayı memnuniyetle karşılarken, böyle bir tanımanın İsrail’e “tarihi gerçeklerden muafiyet sağlamadığını”, buna “Artsakh (Karabağ) Ermeni nüfusuna karşı işlenen suçlardaki ortaklığının da dahil olduğunu” belirterek şerh düştü.
Ve nihayet final:
> “Aynı zamanda, Ermeni Soykırımı’nı tanıyarak İsrail’in, onun anısını koruyarak ve inkarıyla mücadele ederek sorumluluk almasını bekliyoruz.”
> *ANC-International Bildirisi, 28 Haziran 2026 (Asbarez)*
>
Dikkatli okuyalım. Tek bir kısa metinde İsrail aynı anda iki “soykırımla” suçlanıyor: Gazze’deki “Filistinlilere” karşı (buna dair iddialar “gerekçeli” olarak adlandırılıyor) ve Karabağ Ermenilerine karşı işlenen suçlarda “ortaklık”. Ve henüz iki kez soykırımcı devlet olarak damgalanan aynı İsrail, bundan böyle tüm dünyada Ermeni soykırımının “inkarıyla mücadele etmekle” yükümlü tutuluyor. Yazarlar, bunun nasıl yapılacağını, yani İsrail ordusunun (TSAHAL) inkar eden devletlerin başkentlerine inip inmeyeceğini belirtmiyorlar.
“Karabağ’daki ortaklık” konusuna gelince: Artsakh, SSCB döneminde Azerbaycan SSC’nin bir parçası olan ve ağırlıklı olarak Ermenilerin yaşadığı Dağlık Karabağ’ın Ermenice adıdır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Ermeni güçleri, Erivan’ın desteğiyle tüm Karabağ’ı ve çevresindeki bölgeleri kontrol altına aldı; Azerbaycanlı nüfus sürüldü. Azerbaycan’da ise, ilerleyen Ermeni birlikleri tarafından nüfusu katledilen Hocalı kentinin kurbanları için resmi bir anma günü düzenlenmektedir. İsrail’in bu soykırımı da tanımadığını ve kimsenin de bunu talep etmediğini belirtelim. 2020-2023 yıllarında Azerbaycan Karabağ’ı kontrolü altına aldı; Ermeni nüfus bölgeyi terk etti. Ermeni sakinler için bir trajedi mi? Kesinlikle. Ancak bunu 1915 olaylarıyla bir tutmak ve Rusya’nın Ermenistan’a silah tedarik ettiği gibi Azerbaycan’a silah tedarik eden İsrail’e “ortaklık” suçlaması yöneltmek,  tarihi değil, propaganda amaçlı bir operasyondur.
Talepler bununla da bitmiyor. Aralık 2025’te, Binyamin Netanyahu’nun bir röportajda Ermeni soykırımını kişisel olarak tanımasından sonra Amerika Ermeni Asamblesi yönetimi bir metin yayınladı. Metnin anlamı şuydu: Bu yeterli değil; İsrail, Azerbaycan ile ittifakını reddetmeli, Ermenistan’a silah tedarikine başlamalı ve Türkiye ile ilişkilerini kesmelidir. Yani tanıma, ancak İsrail dış politikasında tam bir eksen değişikliği ile birlikte kabul edilebilir görülüyor.
#### Kudüs’ten Sesler: Teşekkür ile Kırgınlık Arasında
Genel tablo içerisinde Kudüs’teki Ermeni Kilisesi’nin tepkisi keskin bir şekilde öne çıkıyor. Ermeni Kilisesi Patrikhanesi, Sa’ar’a resmi bir teşekkür mektubu gönderdi; bu, kayıtsız şartsız nazik tek resmi tepkiydi.
Ancak Ermeni Patrikhanesi dekanı ve soykırımdan kurtulanların torunu Piskopos Koryun Baghdasaryan, The Jerusalem Post’a verdiği röportajda şunları söyledi:
> “Bu, İsrail Devleti ve Yahudi halkı için çok şey ifade ediyor. Holokost’tan geçen ve hemen ardından İsrail Devleti’ni kuran bir ulus için Ermeni soykırımının tanınması gerçek bir ahlaki borçtu… Biz Ermeniler her zaman hatırlayacağız. Hatırlayacağız ve talep edeceğiz.”
> *Piskopos Koryun Baghdasaryan (The Jerusalem Post, 29 Haziran 2026)*
>
Piskoposun birkaç kez tekrarladığı “ahlaki borç” formülüne dikkat edelim. Bu ifade ANC-International’ın açıklamasında da yer alıyor. Oysa İsrail’in veya herhangi bir devletin başkalarının soykırımlarını tanımak gibi bir “borcu” yoktur. Devletler bunu kendi değerlendirmelerine göre yaparlar ve İsrail burada bir istisna değildir. Ayrıca, Ermeni yapıların İsrail’in ne yapması gerektiğine karar verme hakkını kendilerinde görmeleri ve İsrail bu mevcut olmayan “borcu” “ödediğinde” hemen yeni bir fatura çıkarmaları oldukça dikkat çekicidir.
İsrail’deki Ermeni toplumunun tepkisi daha da şaşırtıcıydı. İsrail Ermenileri Birliği Başkanı Kristina Movsesyan, hükümetin soykırımı tanımasının “üzücü ve oldukça alaycı” olduğunu söyledi:
> “Duygularımız çok bölünmüş durumda. Bir yandan, uzun zaman önce olmalıydı: bu tarihi bir tanıma ve nihayet gerçekleşti. Diğer yandan, bu üzücü ve oldukça alaycı. Hükümet, trajedimizi  siyasi bir araç olarak kullanmak için Türkiye ile ilişkilerinin tamamen kopmasını mı bekledi?.. Yine de toplum minnettar.”
> *Kristina Movsesyan (TPS-IL, Haziran 2026)*
>
“Siyasi araç olarak kullanma” sitemi hemen hemen her Ermeni yorumunda tekrarlanıyor. Ancak herhangi bir hükümetin herhangi bir eylemi tanımı gereği siyasidir. Ermeni soykırımını İsrail’den önce tanıyan devletler de bunu siyasi nedenlerle yaptılar ve çok iyi belgelenmiş vakalar mevcut: Fransa’daki tanıma doğrudan seçimlerde Ermeni topluluklarının oyları için verilen mücadeleyle bağlantılıydı, ki bunu kimse gizlemedi; Amerikan Ermeni lobicilerinin kongre üyeleriyle çalışma yöntemleri literatürde onlarca kez anlatıldı. “Bunu siyasi nedenlerle yaptınız” iddiası sadece İsrail’e yöneltiliyor.
#### “Çok Geç”: Itay Mak’ın Araştırması
En sık yapılan sitemlerden biri: Tanıma “çok geç”, “110 yıl sonra” geldi. Bu da tuhaf görünüyor. İsrail’in soykırımı tanıması için belirlenmiş bir süre mi vardı? 110 yıl önce İsrail Devleti’nin var olmadığı ve ahlaki bir jestin zaman aşımı olmayacağı gerçeğinden bahsetmiyoruz bile.
Gerçi geçmişte İsrail hükümeti, gerçekten de Türk hükümetiyle birlikte, 1915 olaylarının soykırım olarak nitelendirilmesinin yayılmasını engellemeye çalışmıştı.
29 Haziran 2026’da The Wire’da İsrailli avukat, tarihçi ve sol aktivist Itay Mak’ın “İsrail’in Ermeni soykırımını tanımasına giden yol sırlar ve yalanlarla döşeli” başlıklı makalesi yayınlandı. Mak, yıllardır bu konuyla ilgileniyor; soykırım araştırmacısı Profesör Yair Auron ile birlikte dışişleri bakanlığına karşı arşivlerin gizliliğinin kaldırılması için dava açtı ve alıntıladığı belgelerin bir kısmı ilk kez yayınlanıyor. Gerçekler doğrudur ve ağırdır.
İsrail Devlet Arşivi tarafından açıklanan diplomatik telgraflardan, Dışişleri Bakanlığı’nın sadece on yıllardır “trajedi ama soykırım değil” formülüne bağlı kalmadığı (bunu 2001 yılında dışişleri bakanıyken Şimon Peres alenen dile getirmişti), bakanlığın aynı zamanda aktif bir susturma kampanyasına katıldığı anlaşılıyor. 1970’lerin başında İsrailli diplomatlar, Franz Werfel’in “Musa Dağ’da Kırk Gün” romanının ekran uyarlamalarını ve Yahudi aktör Chaim Topol’un başrol oynadığı bir prodüksiyonu engellemek için çalıştılar. İroniye bakın: Ermeni trajedisini dünyaya duyuran Yahudi yazar Werfel’di ve bu ekran uyarlamasını engelleyen de Yahudi devletiydi.
1980’lerin telgrafları daha da etkileyici. 8 Temmuz 1987’de Dışişleri Bakanlığı Diaspora Departmanı başkanı şunları yazdı:
> “İsrail’in, Ermeni faaliyetlerine alenen karşı çıkan biri olarak görünme çıkarı yok. Ancak prensipte, büyük Yahudi Holokost’unun benzersizliğini zayıflatacak ‘Holokostların’ çoğalmasını önlemekle ilgileniyoruz… Bir de Türk hassasiyeti ve Ermenilere karşı onlara yardım etmemizi beklemeleri konusu var… Ermeni Holokost’una destek amacıyla bilinçli bir Yahudi seferberliğini önlemek için azami dikkatle çaba gösterilmesi gerektiği konusunda hemfikiriz.”
>
Mart 1988’de Dışişleri Bakanlığı Genel Müdür Yardımcısı Yitzhak Lior, Washington’da inşa edilmekte olan Holokost Müzesi’nin mütevelli heyetine “ağır baskı kampanyası” uygulandığını bildirdi: “Yönetim kurulunda ‘temiz bir müze’ için savaşacak bir muhalefet bloğu oluşturduk.” Benzer baskılar Los Angeles’taki Simon Wiesenthal Merkezi’nin Hoşgörü Müzesi’ni kuranlara da yapıldı. Telgraflardan anlaşıldığı üzere İsrailli diplomatlar, soykırımın tanınmasına ilişkin oylamaları boşa çıkarmada da yer aldılar: ABD Kongresi’nde Ağustos 1987’deki Ermeni Soykırımı’nı Anma Günü karar tasarısının başarısızlığından sonra, Ankara’daki büyükelçilik Türk Dışişleri Bakanlığı’nın teşekkürlerini bildirdi ve İsrail misyonu başkanı Yehuda Milo şu özeti çıkardı: “Onlar için büyük çaba sarf ettik… Olağanüstü ve istisnai bir siyasi karar aldık. Neyse ki konu henüz kamuoyuna yansımadı.” Adaletli olmak gerekirse: bu durum katılımcıların hepsinin hoşuna gitmiyordu. Washington’daki büyükelçi yardımcısı Oded Eran 12 Ağustos 1987’de şunları yazdı: “Aniden kendimi çok rahatsız edici bir duygu içinde yakaladım: şartlar ne olursa olsun, Ermeni halkının soykırım günü anma teşebbüsüne karşı çalışmak… Yahudi devleti temsilcisine bu işlerle uğraşmak yakışmaz.”
Akademik araştırmalar tabloyu tamamlıyor. Tarihçi Eldad Ben Aharon, “A Unique Denial: Israel’s Foreign Policy and the Armenian Genocide” (British Journal of Middle Eastern Studies, 2015) adlı makalesinde, arşiv belgeleri ve röportajlarla 1982’de İsrail’in, İran ve Suriye’den kaçan Yahudilerin Türk sınırından geçişi için Türk garantileri karşılığında uluslararası Holokost ve soykırım konferansı organizatörlerine baskı yapmayı kabul ettiğini gösterdi. Meselenin bedeli buydu: petrol veya silah değil, yaşayan Yahudilerin kurtarılmasıydı.
Bunların hepsi doğru ve ben bazı meslektaşlarımın aksine bunları rötuşlamaya niyetli değilim. İsrail’in Türkiye ile bir ittifakı vardı ve bu bedel, kısmen, sessizlikle ödeniyordu.
Ancak önemli olan şudur: Bugün İsrail’i lanetleyen Ermeni yorumcular bu belgeleri bilmiyordu, bunlar İsrailli bir araştırmacı tarafından birkaç gün önce yayınlandı. Nefret arşivlerden doğmadı. Ve “önceden tanımadıkları için alçaklar, şimdi tanıdıkları için alaycılar” mantığı  siyasi analiz kategorileriyle değil, haham ve hamamdaki yerler hakkındaki eski bir fıkrayla açıklanabilir. Büyük Polonyalı-Yahudi hicivci Stanislaw Jerzy Lec’in belirttiği gibi: “Yahudilerin zenginliği efsanesinin nereden geldiğini biliyorum: Yahudiler her şeyin bedelini ödüyor.” Eskiden İsrail soykırımı tanımadığı için bedel ödemeliydi; şimdi ise tanıdığı için bedel ödemeli.
#### “Yahudi Suçluluğu” Miti ve Yeni Ermeni Antisemitizmi
Mevcut tepki boşlukta doğmadı. Ermeniler arasında, hem diasporada hem de cumhuriyette, 1915 soykırımının arkasında Yahudilerin olduğu miti yaygındır. Versiyonlar değişiyor: Yahudilerin kendi devletleri için yer açmak istedikleri; Yahudilerin dünya toplumunun dikkatini dağıtmak istedikleri; Atatürk’ün “gizli Yahudi” olduğu (bu komplo teorisi çizgisi dönme konusunu istismar ediyor) iddiaları. Bu kurgular sadece sosyal medyada değil: gazetecilerde ve maalesef akademik derecelere sahip bazı şahıslarda da rastlanabilir.
Saçmalık ortadadır, bunu çürütmek bile gariptir. Henry Morgenthau’dan Franz Werfel’e kadar Ermeni felaketini dünyaya duyuranların tam da Yahudiler olduğundan ve “soykırım çalışmalarının babası” Polonyalı Yahudi Raphael Lemkin’in “soykırım” kelimesini hem Holokost’u hem de Ermeni vakaasını aklında tutarak girdiğinden bahsetmiyoruz bile.
Daha kötüsü, bu mitin hızla artan antisemitizm toprağına düşmüş olmasıdır. 1980-90’larda Kafkasya’yı kelimenin tam anlamıyla köyleriyle gezdim ve şahitlik edebilirim: orada gündelik antisemitizm yoktu, Yahudilere karşı tutum vurgulu bir şekilde saygılıydı.
Bugün tablo farklı. Ermenistan’da yaşayan Yahudi arkadaşlarım sokaktaki hakaretlerden, kipa takmanın provokasyona dönüştüğünden bahsediyor. Erivan sinagogu ve Yahudi merkezi birkaç kez kundaklandı; Holokost kurbanları anıtına defalarca saldırıldı. Ermeni polisi ve güvenlik servisi bu olayların hiçbirini çözemedi; sinagogun kameraları tam o anda “çalışmıyordu”, polis noktası yoktu. Ermenistan’da kalan Yahudilerin kendilerinden alıntı yapılmamasını ve isimlerinin verilmemesini istemeleri de oldukça dikkat çekicidir: insanlar korkuyor. Son İran-İsrail savaşı sırasında Ermeni sosyal ağları, İran’ın saldırılarıyla ilgili bir sevinç dalgasıyla çalkalandı: İran propagandasının “bombalanmış Kudüs limanı” ve “batırılmış İsrail uçak gemisi” gibi her türlü fantezisi gerçek kabul edildi.
#### ASALA’nın Gölgesi: Neden Sadece Sözden İbaret Değil?
Şimdi neden tüm bunların ciddiye alınması gerektiğine gelelim. Ermeni ulusal hareketinin uzun ve iyi belgelenmiş bir terör geleneği var. 1970-1990 yılları arasında Ermenistan’ın Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Ordusu (ASALA) ve ona bağlı yapılar, dünya çapında Türk diplomatlarını ve iş insanlarını öldürdü. ASALA Lübnan’da üslenmişti, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) kamplarında eğitim görüyor ve ondan yardım alıyordu; FKÖ’nün arkasında ise bilindiği gibi KGB vardı. İsrail ordusu 1982’de Lübnan’a girdiğinde, TSAHAL diğerlerinin yanı sıra FKÖ tarafında savaşan Ermeni silahlı oluşumlarıyla karşı karşıya geldi. Ermenistan’ın ulusal kahramanı, Kaliforniyalı bir Amerikalı Ermeni olan Monte Melkonyan, tam da bu yolu izledi: Lübnan’da ASALA militanı, ardından 1993’te hayatını kaybettiği Karabağ’da saha komutanı; bugün caddelere adı verilmiş, heykelleri dikilmiştir.
Bu terörün mekaniği her zaman aynıydı: Dış bir destekçisi olduğu sürece yaşadı. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermeni mücadele örgütleri, Rus askeri istihbaratına ve Amerikan, özellikle Hıristiyan hayır kurumlarına güveniyordu (Ermenilere yardım kampanyası, o dönem Amerikan tarihindeki en büyük hayır toplama kampanyasıydı). Dış destek ortadan kalktığında, silahlı mücadele de sona erdi. Aynı şey SSCB’nin çöküşünden sonra ASALA’nın da başına geldi: atalet, düşüş ve sessizlik.
Bugün dış koşullar tekrar değişiyor. Erivan, Ankara ve Bakü ile normalleşme yürütüyor ve bu, Ermenistan’ın Rus-İran şemsiyesinden çıkması anlamına geliyor: bu iki güç de Ermenistan ekonomisini ve güvenliğini fiilen kontrol ediyor ve her ikisi de Ermenistan’ın Batı’ya yönelmesinden son derece rahatsız. Her ikisinin de sistematik bir İsrail karşıtı propaganda yürüttüğünü ve Ermeni antisemitizmi dalgasının büyük ölçüde onlar tarafından beslendiğini ekleyelim. Lübnan’da Ermeni yapılar “Hizbullah” ile sıkı bağlara sahip; Suriye’nin kuzeyindeki Kürt oluşumlarında bir Ermeni taburu faaliyet gösteriyordu; İran’ın büyük ve etkili Ermeni topluluğu mevcut rejime sadık ve mecliste temsil ediliyor. Başka bir deyişle, silahlı faaliyetlerin yeniden başlaması için gereken tüm altyapı: kadrolar, kanallar, sponsorlar, ideolojik gerekçe mevcut.
Dahası, ilk zil zaten çaldı. Erivan’daki bir Yahudi dini merkezinin kundaklanması olaylarından birinin sorumluluğunu, kendisine “Genç ASALA” diyen bir grup üstlendi. Hakkında başka hiçbir şey bilinmiyor ama bilinen bir şey var: Ermeni güvenlik servisleri bu saldırıyı çözemedi. Yani, ASALA markasına atıfta bulunan ve en az bir terör eylemi gerçekleştirmiş, artık Türklere değil Yahudilere yönelik en az bir örgüt var.
#### Sonuç
Parçaları birleştirelim: Tanımadan sonra Ermeni medyasını ve sosyal ağlarını saran, yoğunluğu irrasyonel düzeydeki İsrail nefreti. On yıllardır dolaşımda olan 1915 için “Yahudi sorumluluğu” miti. Çözülemeyen sinagog kundaklamaları ve Holokost kurbanları anıtına yapılan saldırılar. Moskova ve Tahran’ın Ermeni-Türk normalleşmesini bozma ve herhangi bir baskı aracını kullanma konusundaki çıkarı. Lübnan, Suriye ve İran’da hazır altyapıya sahip, yaşayan bir terör geleneği. Ve kendini zaten ilan etmiş olan “Genç ASALA”.
Buradan, tam bir sorumlulukla ifade ettiğim şu tahmini çıkarıyorum: Ermeni radikal gruplarının silahlı terör faaliyetlerini yeniden başlatması oldukça muhtemeldir ve bu kez geleneksel Türk ve Azerbaycanlı hedeflerinin yanı sıra İsrail ve diasporadaki Yahudi kurumları da hedef haline gelebilir. İsrail güvenlik servisleri, bu senaryo henüz analitik düzlemden operasyonel düzleme geçmeden, şimdiden ciddiyetle ele almalıdır.
Avraham Shmulevich
Doğu bilimci tarihçi, Doğu Ortaklığı Enstitüsü Başkanı (Kudüs)

kaynak:Avraham Shmulevich; İsrail Ermeni Soykırımı'nı Tanıdı: Ermeniler Neden Öfkeli ve Bu Neye Yol Açabilir? - KAFKASSAM - Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi 





Вернуться назад