Powered by Joomlamaster.org.uatogether with Joomstudio.com.ua

 

                                                                                                                                                                                          Az (1) Ru (1) En (1)

Friday, 31 August 2018 00:00

İslam’daki Tanrı Algısı ve Tanrı’nın Dili Meselesi

Written by 
Rate this item
(0 votes)
İslam’daki Tanrı Algısı ve Tanrı’nın Dili Meselesi https://www.google.ru

Allah’ın gücü ve kudreti sınırsızdır. O’nun gücü her şeye yeter. O, hiçbir şeye muhtaç değildir, her şey O’na muhtaçtır. O, anında her şeyi bilir, görür, işitir ve anlar. Canlı ve cansız bütün yaratıklar kendi lisanslarınca Allah’a dua ederler ve Allah, kendisine yönelen her türlü duayı işitir, anlar ve analizini yaparak kabul veya reddeder. O’nun herhangi bir yardımcıya da ihtiyacı yoktur. Her şey, O, “ol” deyince olur. Kur’an ayetleriyle ve sahih hadislerce de desteklenen İslâm’daki Tanrı algısı kısaca böyledir.

Tanrı’yı bu şekilde kabul eden bir Müslüman, O’na belli bir suret veya mesela belli bir dil, yani lisan atfederse, kesinlikle Tanrı’nın gücünü sınırlamış ve dinden çıkmış olur. Efendim, “Onun bir yardımcıya ihtiyacı yoksa meleklerin, mesela 4 büyük meleğin yardımı konusu tezat teşkil etmez mi?”

Bizim, yukarıdaki Tanrı tasvirinde geçen “yardımcıya ihtiyacı yoktur” ibaresinde geçen “Yardımcı” kavramını, yetkisini paylaşan, O’na danışmanlık ve müşavirlik yapan şeklinde anlamak gerekir. Plan ve programlarını yaparken fikrine başvurulan, danışılan güç sahibi olarak anlamak gerekir. Emir eri, posta memuru, kapıcı, odacı, temizlikçi, getir götür işlerini yerine getiren kişi gibi anlamamak gerekir.

Bunu bir misal ile açıklamak gerekirse; bir trafik kazası oluyor ve bir otobüs uçuruma yuvarlanıyor. Ölenler, yaralananlar ve yara almadan kurtulanlar var. Oysa bu olayda şartlar hepsi için de aynıdır. Ölenlerin canını bu işle görevli Azrail aldıysa, peki yaralı ve yara almadan kurtulanları kim kurtardı? Demek ki öldürmek ve yaşatmak sadece Allah’ın yetkisinde. Azrail, kendisine verilen emir gereğince ölmesi gerekenlerin canını aldı ve görevini tamamladı. Diğerlerine müdahale edemedi.

 

Melekleri robot ve bilgisayar programı olarak düşünmek en mantıklısı galiba. Bilgisayarın mausu, klavyesi, kumandası Tanrı’nın elindedir. Programları da O yazmıştır! Bilgisayarı ise bütün evren, dünya, ahiret, her türlü zaman ve mekan olarak algılamak gerekir. O sonsuz büyüklükteki bilgisayara kumanda eden yegane güç ise Tanrı’dır. Melekler dahil bütün yaratıklar ise Tanrı’nın sadece birer enstrümanıdırlar. Kendi ifadesine göre; her şey O “ol” deyince hemen oluyorsa(1), neden bu konuda bir yardımcıya ihtiyaç duysun ki?

İlahi Vahiy İnsanlara Nasıl Ulaştırıldı?

Ekseri ulemanın Kur’an ayetleri destekli kabulüne göre: İlahi Vahyin Peygambere ulaşması yollarından bazıları şöyledir: Sadık Rüyalar, İçe Doğma(ilham), Cebrail’in İnsan Kılığında gelmesi ve Cebrail’in Kendi Suretinde gelmesi. Buna Miraç olayından hareketle, Allah’ın Hz. Muhammed’e aracısız olarak hitap ettiğini ekleyenler de var. Yani Peygamber, rüyasında gördüğü veya içine doğan bir emri veya nehyi, diğer insanlara kendi lisanı olan Arapça’yı kullanarak aktarıyor. Ya da vahiy meleği olan Cebrail bir insan suretinde (Mesela ashaptan Dihye El Kelbî) veya kendi suretinde görünerek peygambere Arapça hitap ediyor, Peygamber de bunu yanındakilere aktarıyor!

Bir görüşe göre; ayetler Hz. Peygamber’e sadece mana ve kapsam olarak tebliğ ediliyor, peygamberin dilinde söze dönüşüyordu. Bir başka görüşe göre ise, ayetlerin sadece mana ve kapsamları değil, lafızları, yani ifade biçimleri de (kelime ve kavramları) Hz. Peygamber’e öğretiliyordu. Bu ikinci görüş, daha çok Hz. Peygamber’i eğitimsiz, yani Ümmî olarak kabul edenlerin görüşüdür. Onlara göre, herhangi bir eğitim görmeyen bir insan, bu derece fasih ve beliğ bir Arapçayı nasıl becerebilecekti!? Zira o dönemin şair ve edipleri bile böyle güzel söz söyleyememişlerdir. Hatta bu güzel sözleri işiten büyük şairler ve hatipler bile çaresiz kalarak bu işleri bırakmışlardır.

Halbuki; hangi görüş kabul edilirse edilsin, yine de bu vahiy alışverişinde Allah’ın lisanı değil, Arapların dili olan Arapça kullanılmıştır. Tıpkı diğer kutsal kitapların tebliğinde de o peygamberlerin ve o kavimlerin dilinin kullanıldığı gibi(2).

Tanrı’nın Dili Neden Türkçe Olmasın?

Kur’an-ı Kerim’in dilinin Arapça olmasından dolayı Arapçaya kutsiyet atfederek bu dile “Allah’ın dili” veya “Cennet ehlinin dili” diyen sapıklar var. Bu sapıkların hareket noktalarından birisi de “Kur’an’ın Arapça olarak indirildiğini” ifade eden ayetlerdir şüphesiz(3). Ancak Kur’an’ın Arapça olarak indirilmesinin sebebi Arapça’nın kutsal bir dil olmasından veya Allah’ın dilinin Arapça olmasından değil, seçilen peygamberin Arapçadan başka bir dil bilmemesinden, Arapların arasında yaşamasından ve ilk önce Araplara hitap etme durumunda olmasından, Arapların her türlü itiraz sebebini ortadan kaldırmak istemesinden dolayıdır. Bunu biz değil, bizzat Kur’an-ı Kerim söylüyor. Nitekim Fussilet Suresi’nin 44. ayetinde şöyle denilmektedir: “Eğer biz onu, yabancı dilden bir Kur´an kılsaydık, diyeceklerdi ki: Ayetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Arab´a yabancı dilden (kitap) olur mu?…”

Allah’ın dilinin Arapça olduğu şeklindeki bir kabul, Allah’ın Arapları değil de Arapların Allah’ı yarattığı, yani İslam dünyasının, Arapların tasavvur ettikleri bir Tanrı’ya inandıkları gibi bir anlam taşımaktadır. Oysa Kur’an’ın bildirdiğine göre; Hz. Muhammed’den önce de başka peygamberler geldiğine, yine Kur’an’a göre her millete peygamber gönderildiğine(4) ve bu peygamberlerin gönderildikleri milletlerin dilinde konuşmasının ve yine Kur’an’a göre bu peygamberlerin en azından bazılarına gönderilen kitapların o peygamberlerin tebliğde bulundukları milletlerin dilinde olmasının akıl ve mantık gereği olduğuna ve elbette Kur’an da böyle bildirdiğine göre(bkz. İbrahim/4); Allah’ın dili Arapça değildir.

Umum temel İslam kaynaklarına göre; Hz. Muhammed’in dedesi kabul edilen Hz. İsmail, babası Hz. İbrahim tarafından Mekke’ye bırakıldığında bir kelime dahi Arapça bilmiyordu. İbranice, Süryanice veya Aramice dillerinden birini konuşuyordu. Arapçayı, güneyden, yani Yemen taraflarından gelip Mekke’ye yerleşen Kâhtanilerden öğrenmiştir. Zaten onun soyu da Kâhtanilerden bir kadınla yapmış olduğu evlilikten gelmektedir. İbrahim’in Sümerli olduğunu, dahası Hz. Muhammed’in mensup olduğu Kureyş kabilesinin Sümerlilerin egemen olduğu, Kuzey bölgelerinden gelip Arabistan’a yerleştiklerini ve aslen Arap olmadıkları halde Arapların içinde asimile olduklarını söyleyen ciddi kaynaklar da bulunmaktadır. O eserlerden birisinde şöyle denilmektedir: “Arabistan bölgesinde yerleşen insanlar Kafkasyalı veya Batı Asyalı, ‘Sâmi’ veya ‘Semitik’ adı verilen bir tek soya aittirler…”(5). Bu bilgileri veren bilim insanlarının Arap kökenli olmaları ise ayrıca kayda değerdir.

Şu halde; Hz. İsmail’in babası olan Hz. İbrahim Arapça bilmiyordu. Halbuki, Ulemamız Hz. İbrahim’e de küçük çaplı (sahifeler şeklinde) bir kitap gönderildiğini söyler. Esasen Kur’an’ı Kerim de, Hz. İbrahim’e “Suhuf” şeklinde dar kapsamlı bir kitap gönderildiğini ifade etmektedir(6).

Kur’an’ın bildirdiğine göre, Hz. Musa, Tur Dağı’nda vasıtasız olarak Allah ile muhatap olmuş, belki de bir engelin arkasından Allah’tan emirler almıştır(7). Hz. Mûsa, İsrailoğullarının peygamberi olduğuna göre, herhalde İbranice konuşuyordu ve Allah’tan aldığı vahiyler de İbranice idi. Ya da Musa, ilahi vahyi İbranice ile halkına tebliğ etti.

Netice olarak söyleyelim ki; Tanrı, neden 1.5 milyar insanın konuştuğu Çince ve ona yaklaşan Hindlilerin dili Hindçe (ya da Sankritçe) ile değil de sayıları ancak 400 milyon olan Arapların dilini kullansın! 7.5 milyarlık insanı, 400 milyonluk bir halkın kullandığı dile mahkum etmek ilahi adalet ile de çelişmez mi?

Bir de “Allah’ın dili Rabça’dır. Kur’an levhi mahfuza Rabça olarak indirildi. Orada Melekler tarafından Arapça’ya tercüme edilerek peygambere tebliğ edildi” diyen sapıklar var. Bu sapıkça iddiayı kabul edecek olursak karşımıza şöyle bir manzara çıkıyor: Allah, hâşâ sadece Rabça biliyor, emir ve nehiylerini Rabça olarak kaleme alıyor, bu emirler meleklerden kurulu bir mütercimler heyeti tarafından başka dillere tercüme ediliyor! Bu sebeple Allah, en azından dünyada kullanılan dillerin sayısı kadar mütercim melek istihdam ediyor! Peki, bu melekler söz konusu dilleri nasıl, nereden ve kimden öğrendiler? Yoksa bu melekler kendilerini yaratan Tanrıdan daha mı bilgililer?! Böyle bir kabul, Tanrının acziyetini ortaya çıkarır ki; böyle bir Tanrı Müslümanların Tanrısı olan bir Allah olamaz. Bu, olsa olsa Arapların yaratmış oldukları hayali ve ulusal bir Tanrı olabilir.

“Tanrı’nın dili Rabça’dır” diyenler, muhtemelen “Tanrı’nın dili Arapça’dır” diyemedikleri için ve ancak yine de Arapça’yı çağrıştırsın diye sadece baştaki A harfini atarak Rabça diyenlerdir. Öyle ya, neden Allahça veya İlahça değil de Rabça? Yoksa, Rab kelimesinin Aramice/Süryanice olduğundan hareketle, Allah’ın dilinin Aramice/Süryanice olduğunu mu söylemek istiyor bu sapıklar?

“Kur’an levhi mahfuza Rabça olarak indirildi, orada melekler tarafından Arapça’ya tercüme edildi” lafını ilk kez kim söyledi araştırma gereği duymadık, ancak vaktiyle Necip Fazıl’ın Kur’an için değil ama “Ezan” için “Arapça değil Rapça” dediğini söyleyenler var. Bunlardan birisi de Atatürk ve laik cumhuriyetle arası bozuk olanlardan Mustafa Armağan imiş(8).

Rabça, kelimesini “Rabbe özgü bir dil”, yani “Allah’a has bir lisan” olarak yorumlamak her ne kadar mümkün ise de, bunu dünyada kullanılan lisanlar gibi algılamak, dahası Allah’ın başka lisanları anlamadığını ve Rabça ile tanzim ettiği emir ve nehiyleri, insanlara tebliğ etmeden önce tebliğ edilecek kavimlerin dillerine tercüme ettirmek için meleklerden oluşan tercümanlar istihdam ettiğini iddia etmek sapıklıktan ve Allah’ın kudretine hudut çizmekten başka bir şey değildir(9).

 

Ömer Sağlam/
______________
1- Kur’an-ı Kerim, Bakara, 2/117, En’am, 6/73, Nahl, /40, Yasin, 36/82
2-Kur’an-ı Kerim, İbrahim, 14/4.
3-Bkz. Şuara, 192-195; Ta-Ha, 20/113; Zümer, 39/28; Fussilet, 41/3.
4- Kur’an-ı Kerim, Nahl, 16/36.
5- İsmâil Râci el-Fârûkî-Luis Lâmia el-Fârûkî, İslâm Kültür Atlası, 3. Baskı, Çev. Mustafa Okan Kibaroğlu-Zerrin Kibaroğlu, İnkılâb Yayınları, İstanbul, 1999, s, 21.
6-Kur’an-ı Kerim, A’la, 87/18-19,
7-Kur’an-ı Kerim, Meryem, 19 /52, Kasas, 28/29, 46, Tûr, 52/1,
8- http://blog.milliyet.com.tr/ezan-arapca-mi–rabca-mi-/Blog/?BlogNo=362262,
9- Rabça konusunda şöyle yorum yapanlar da bulunmaktadır: “Hepimizin bildiği üzere Kur’anın ana dili Arapçadır lakin mana ve maksada sevk edecek dili ise ‘Rab’ça’ dır. Rab’ça, akli ve kalbi adımlarla kişinin yaratıcısı ile kurduğu iletişim ve bir bağdır. Dolayısıyla kitabı anlama noktasında yapılacak en önemli hamle, Rab vasfına sahip olan Allah’ı tüm özellikleriyle tanımak/anlamak ve bağ kurmak olmalıdır. Bu noktada, gaybi bir iman devreye girmektedir. İnanan her birey, yaşadığı varlık alemindeki muhteşemliği ve kendi bedeni/akli üzerindeki kusursuzluğu idrak ederek, tüm bu nizamın yalnızca tek bir yaratıcı tarafından var edilip idame ettirildiği gerçeği ile buluşmalıdır. Bireyler, gaybi bir iman ile teslim oldukları yaratıcısı ile doğru bir iletişim kurup, yaratıcısına olan sorumluluklarını öğrenmek/idrak ve tatbik etmek için arayışını en iyi şekilde tamamlamalı ve Rab’çanın ne demek olduğu ve neden önemli olduğu konusunda gereken hassasiyeti göstermelidir.” (bkz. Ömer Talaş, “İhtiyacımız Olan Arapça mı? Rabça mı?” başlıklı yazısı, http://www.hakdavam.com/2017/09/05/ihtiyacimiz-olan-arapca-mi-rabca-mi/)

https://www.turkishnews.com/tr/content/2018/08/19/islamdaki-tanri-algisi-ve-tanrinin-dili-meselesi/

 

Read 123 times

LATEST NEWS