Powered by Joomlamaster.org.uatogether with Joomstudio.com.ua

 

                                                                                                                                                                                          Az (1) Ru (1) En (1)

Northern Сyprus

Northern Сyprus (13)

Friday, 11 May 2018 06:22

AB’nin Türkiye hayalleri …

Written by

Kıbrıs Rum tarafı, Kıbrıs adasının Kuzey yarısında yaşamlarını sürdüren Kıbrıslı Türkler ile Türkiye’yi yok sayarak tek taraflı ilan ettikleri egemenlikleriyle, tek başlarına anlaşmalar yapmakta, ittifaklar imzalamakta. Tabi burada önemli olan Rumların ne yaptığı değil, üst akılların bölgedeki girişimleri.

Rusya’nın asırlardır süregelen arzusu Doğu Akdeniz’de güvenli bir yerinin olması. Adının ne olduğu çok önemli değil. İstediği, Kıbrıs’taki Ağrotur (Akrotiri) ve Dikelya gibi tamamen kendine ait toprağının bulunması. Körün istediği bir göz Allah vermiş iki göz misali şimdi Rusya’nın hem tamamen kendi kontrolünde bir deniz limanı var, hem de Ağrotur gibi… Tabi bir de hava üssü.

Petrol ve Doğalgaz boru hattı
Gelelim aynı bölgeden bir taş atımı uzaklıktaki Suriye’ye. Suriye’nin petrol üretimi bilinenden çok daha fazla ve zengin. Petrol yerin sadece 250 metre altında. Çıkarması çok kolay. Toplam olarak 14 petrol kuyusu var ve üretimi de 6-7 milyar varil civarında. Kıyaslama yapmak gerekirse, dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip olduğu iddia edilen Suudi Arabistan’ın petrol üretimi ise 12 milyar varil düzeyinde. Sadece bu bilgi bile niye Rusya’nın ve ABD’nin Suriye’de olduklarını açıklamakta. Doğu Akdeniz’deki doğalgaz yatakları da üç aşağı, beş yukarı aynı konumda.

Rusya’nın dünyanın en zengin doğalgaz yataklarına sahip olduğu iddia ediliyor ancak
2009 verilerine göre İsrail’in Münhasır Ekonomik Bölgesi (MEB) içinde yer alan Tamar’da 260 milyar metre küp (m3) ve Leviatan’da da 450 milyar m3 doğalgaz rezervi bulunmakta.
2012 verilerine göre de Afrodit bölgesinde 200 milyar m3 doğal gaz rezervi bulunmakta.
Bölgedeki toplam doğalgaz rezervi yaklaşık 900 milyar m3 civarında. Bu rakam ise Rusya’daki rezervin yarısına denk gelmekte.

 

Suriye ve Kıbrıs’ta mevcut sorununun niye çözülemediğinin yanıtını veriyor bölgedeki petrol ve doğalgaz kaynaklarının varlığı ve büyüklüğü. Gerçekte sorunun kökeninde yatan üst akıl Avrupa Birliği (AB).

AB’nin yumuşak karnı enerji.
Avrupa kıtasında artık ne kömür kaldı ne de başka bir toprak altı zenginliği. Yaşam koşullarının maddi açıdan zorlaşması nedeni ile aileler küçüldü, nüfus artmak yerine gerilemeye başladı. Yüzyıllardır sömürgelerinden elde ettikleri varlıklarını yemeye başladılar. Enerji gereksinimlerini de Rusya’dan petrol ve doğalgaz alarak karşılayabiliyorlar. Diğer üretici ülkelerden tedarik edilen petrol ve doğalgaz taşımacılık ve depolama nedeni ile Rusya’nınkinden daha pahalı. Kısaca AB’nin boğazına Rusya’nın eli yapışmış durumda. Rusya AB’nin boğazını sıkarsa AB ölmez ama yaşam koşulları daha da zorlaşır.

AB bu olasılığı bertaraf edebilmek için Rusya’yı devre dışı bırakmak istiyor ve bu nedenle de gözünü Suriye’ye ve Doğu Akdeniz’e dikti. Niyet çok açık; Suriye’de PYD ve PKK’yı silah ve para desteği ile güçlendirmek, silahlı terör gücünün sayısını 60 bine çıkartmak, ki an itibarı ile bu sayı 60 bini geçmiştir, Kuzey Irak’tan başlamak üzere Doğu Akdeniz’e kadar ulaşan güvenli ve PYD-PKK kontrolünde bir bölge oluşturmak ve bu bölgeye petrol boru hattını döşeyerek Kerkük petrolünü kendi kontrolündeki bu bölgedeki bir limana akıtmak ve Avrupa’ya göndermek.

Aynısını da doğalgaz konusunda yapmak için AB düğmeye basmış durumda. Hedefi Doğu Akdeniz’den çıkarılacak doğalgazı da İsrail, Kıbrıs Rum ve Yunanistan arasında yapılacak bir anlaşma ile Avrupa’ya taşımak. Hafta içinde Lefkoşa’da Kıbrıs Rum, Yunanistan ve İsrail liderleri toplanarak 2018 sonunda East Med doğal gaz boru hattı projesinin mutabakatını yaparak, imzalar attılar

Anlaşmalar yapmak tek başına bir önem arz etmemekte. Önemli olan yapılan anlaşmanın sürdürülebilir olması. Bunun için de AB’nin ileriye dönük 3 aşamalı bir de stratejik planı var.
– Türkiye’de önümüzdeki 10 sene içinde iç savaş çıkarılması,
– İsrail ile Suudi Arabistan’ın bölgede stratejik ortak ve müttefik haline getirilmesi,
– PKK-PYD terör örgütünün, hukuk dışı olmaktan çıkarılarak yasal hale getirilmesi.

Bu pembe ama olmazsa olmaz hayale engel olabilecek bir tek ülke var bölgede. Bu nedenle de ekonomi ve terör başta olmak üzere her türlü yöntemle, her yönden saldırılıyor anavatan Türkiye’mize…

Prof. Dr. Ata ATUN
KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanıhttps://www.turkishnews.com/tr/content/2018/05/11/abnin-turkiye-hayalleri-prof-dr-ata-atun/

Thursday, 01 March 2018 05:44

1964 Johnson Mektubunun Perde Arkası

Written by

Kıbrıs’ta, 21 Aralık 1963 sabahı kasten başlatılan toplumlararası çatışmaların ada sathına yayılmasından ve Rumların devlet gücünü kullanarak Kıbrıslı Türklere soykırım uygulamaya başlamasından sonra Kıbrıs’ta yaşanan çatışmaların artması ve Rum tarafının silahlanma kararı alması üzerine 2 Haziran 1964 tarihinde Türkiye hükümeti Kıbrıs’a çıkarma yapma kararını açıklamış ve gerekli hazırlıklara başlamıştı. Türkiye’nin bu konudaki kararlığını gören ABD yönetimi, Türkiye’nin bu çıkarma kararını önlemek için ABD Başkanı Lyndon Baines Jonhson imzalı, içeriği çirkin ve diplomatik teamüllere uymayan bir ihtar yazısını Türkiye Başbakanı İsmet İnönü'ye iletilmek üzere 5 Haziran 1964 tarihinde ,Türkiye'deki ABD Büyükelçisi Raymond Hare'ye şifreli teleks ile göndermişti. 

Bu çirkin üsluplu mesaj gerçekte, Türkiye’nin kendisine gelmesini ve uzun vadede ABD’den bağımsız bir diplomasi ve sanayisini geliştirmesinin başlangıcını oluşturdu. Bugün Türkiye kendi gereksinimi olan silahların yüzde altmışını tamamen kendi tasarım ve olanakları ile geri kalan yüzde kırkın yarısının da yüzde seksenini kendi olanakları ile üretiyorsa, bunu ABD Başkanı L. B. Johnson’un söz konusu çirkin mektubuna borçlu olduğumuz kesin.

Gelelim mektuba; Hafta içinde “Kıbrıs’ın 1964-1967 yılları arasında Yunanistan tarafından işgali” ile ilgili Rumca doküman ve belgeleri internette tararken aniden önüme Dimitris Konstantopoulos adlı bir gazetecinin Vassos Lissaridis ile yaptığı röportaj çıktı.

Sosyalist Milliyetçi EDEK’in kurucusu, Makarios’un özel Doktoru olan Vassos Lissaridis’i ben, çocukluğumdan beri tanıyorum. Babamın İngiliz Sömürge İdaresindeki görevi nedeni ile birkaç kez babamın çalışma ofisinde karşılaşmıştım kendisi ile. İngiliz sömürge döneminde EAM ulusal direnişi ile EOKA arasındaki köprü adamı idi ve Kıbrıs Cumhuriyetinin kurulması kararının alındığı Londra konferansında EOKA'yı temsil etmişti. 21 Aralık 1963 sabahında çatışmaların başlamasından sonra, kendine ait özel birliği ile Çağlayan Bölgesine saldıran, Rum Temsilciler Meclisi Başkanı iken ASALA’ya Trodos dağlarında eğitim kampı açtıran, PKK lideri Öcalan’a ünlü Rum gazeteci Mavros Lazaros adı altında C015918 no.lu Kıbrıs pasaportunu verdiren kişi ve tam bir Helen milliyetçisidir Lissarides.

Gerçekte tarihe “Johnson Mektubu” olarak geçen bu çirkin mektubun perde arkasında da Lissaridis’in yer aldığını öğreniyoruz röportajdan. Özetleyecek olursak, 21 Aralık 1963 sabahı başlayan Rum saldırılarından sonra Türkiye’nin huzursuzluğunu fark eden dönemin Cumhurbaşkanı Makarios, sağ kolu Vassos Lissaridis’i, dönemin Ticaret Bakanı Andreas Araouzo ile birlikte o yıllardaki adı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) olan günümüz Rusya’sının o dönemdeki Devlet Başkanı Nikita Kruşçev ile görüşmeye ve yardım istemeye gönderir.

Rusya Devlet Başkanı Kruşçev, kendilerini, dönemin Rus başkanlarının ve Politbüro üyelerinin yazlık köşklerinin bulunduğu, Karadeniz kıyısında, Gürcistan, Abhazya ve Rusya sınırı arasında yer alan Soçi şehrinde kabul eder.

Geçmişteki dostluklarından bahseden Lissaridis konuyu Türkiye’ye getirir ve “Türkiye’den saldırı bekliyoruz, Rusya bizim için ne yapacaktır?” diye kendisine sorar. Tabağındaki Yunanistan’dan gelen zeytini gösteren Kruşçev, “Bak bu zeytin senin vatanından gelmektedir. Size tehdit Türkiye’dendir, güzel hoş ama bizim gibi muazzam bir ülke, Türkiye gibi küçük bir gücün ülkenizi istila etmesine izin vermez.” der.

Lissaridis, “Bunları Makarios’a söyleyebilir miyim” diye sorduğunda da Kruşçev gülerek, “sakın bana buraya turistik bir gezi için geldiğinizi söyleme” cevabını verir.

Sonra da ABD Başkanı L. Johnson'a diplomatik bir mektup gönderir ve şunu der: “Eğer Türkiye, Kıbrıs'ı istila ederse, Sovyetler Birliği'nin Türkiye aleyhinde harekete geçmek için başka bir şeyi kalmaz ve bu hareket askeri amaçlı olacaktır…”

Bu olaydan bir buçuk yıl önce 16-28 Ekim 1962 tarihinde yaşanan Küba krizi ve bu krizin aşılması için Türkiye’nin ABD-SSCB arasındaki gizli bir anlaşmayla harcanmasından sonra askeri, ekonomik ve diplomatik gücünü ABD’ye ispatlayan SSCB’yi bir kez daha karşısına almak istemeyen ABD Başkanı Johnson, 5 Haziran 1964'te Başbakan İsmet İnönü'ye söz konusu çirkin uyarı/tehdit mektubunu yazmak zorunda kalmıştır.

Bu iddialar Gazeteci Dimitris Konstantopoulos’a ait ama gerçek olma olasılığı çok yüksek.

Prof. Dr. Ata ATUN

KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı

Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay, hükümeti ve Kıbrıs Türk tarafını temsilen doğalgaz konusunda önceki günlerde bazı diplomatik girişimler yaptıklarını ifade ederek, “Kıbrıs Türk tarafı doğalgaz konusundaki gelişmelerde bir aktör olarak hareket ediyor. Kıbrıs Türk tarafı artık doğalgaz konularında bir aktör konumundadır. İzleyici konumunda değildir” dedi.

Özersay, Kıbrıs adası ve etrafındaki doğal kaynakların sahibinin iki halk olduğuna işaret ederek, “Bizim rızamız olmadan bu kaynakların birileri aracılığıyla çıkarılması dünya piyasalarına taşınması bunun üzerinden gelir elde edilmesi, ‘ben size istediğim oranda veririm’ denilse bile anlamlı değildir. Bizim rızamız olmadan bunu yapmaları zaten uluslararası hukuka da, hakkaniyet ilkelerine de aykırı olan bir şeydir. Bir malın iki ortak sahibi varsa diğer tarafında rızası alınması gerekir, tek başınıza siz bu zenginliğe sahip olamazsınız. Bunun üzerinden bazı şirketlere yetki verip yolunuza tek yanlı devam edemezsiniz” ifadelerini kullandı.

Özersay, Kıbrıs Türk tarafının Türkiye ile birlikte verdiği mesajın açık ve net olduğuna işaret ederek, “bizi pasif bir konuma itmelerine müsaade etmeyeceğiz” dedi ve “Bu kaynağı birlikte işletme, işbirliği yaparak çıkarma ve dünya piyasalarına aktarma konusunda size bir öneri yaptık ve önerimiz halen daha geçerlidir. Bunu yapmaya varsanız buyurun yapalım. Bunu yapmaktan kaçınıyorsanız, ‘bizim rızamız ve iznimiz olmadan bunu yapmanıza müsaade etmeyeceğiz’ cümlesinin fiiliyata dönüştürülmüş halidir bugün yaşadığımız” diye konuştu.

Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay, BRT’de yayınlanan “17. Saat” isimli programa konuk olarak, Kıbrıs konusu, Rum tarafının yaptığı tek taraflı doğalgaz çalışmaları ve İtalya temasları ile ilgili açıklamalarda bulundu, soruları yanıtladı.

“CUMHURBAŞKANLIĞINDAKİ GÖRÜŞME SON DERECE VERİMLİ GEÇTİ”

Dışişleri Bakanı Kudret Özersay, ilk olarak Cumhurbaşkanlığında bugün gerçekleştirilen görüşmeye ilişkin değerlendirmede bulundu. Özersay, Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı başkanlığında Meclis’te temsil edilen partilerin katılımıyla gerçekleştirilen görüşmenin son derece verimli geçtiğini vurguladı.

Özersay, bu toplantının her hangi bir pozisyon belirleme toplantısı olmadığını ifade ederek, son derece önemli bir eşikte olduklarını ifade etti.

Kıbrıs müzakerelerinin son İsviçre’de yapılan toplantılarda sonuçsuz kaldığını ve BM Genel Sekreteri tarafından da ilan edildiğini anımsatan Özersay, Kıbrıs konusunda ara dönemde olunduğunu ve bu dönemin önemli bir dönem olduğunu kaydetti.

“Bundan sonra nereye doğru gidileceği veya iki tarafın bundan sonra birlikte bir yere gidip gidemeyeceği meselesi en önemli değerlendirmelerden bir tanesidir” diyen Özersay, bu yüzden bu kritik dönemde Cumhurbaşkanının Meclis’te temsil edilen siyasi partileri davet edip görüşlerini almasının kendileri açısından önemli olduğunu söyledi.

Özersay, görüşmeye partilerini temsilen katıldıklarını ve görüşlerini paylaştıklarını ifade ederek, görüşmede sadece Kıbrıs sorununun bundan sonra nereye doğru evirileceği değil, aynı zamanda Kıbrıs sorununun bir parçası olan doğalgaz krizinin bundan sonra nereye doğru gidebileceği ve Kıbrıs Türk tarafının pozisyonunun ne olması gerektiği konularını ele aldıklarını anlattı.

Hissiyatının; önemli ölçüde pek çok konuda bir görüş birlikteliği oluşacak bir zemin bulunduğu üzerine olduğunu ifade eden Özersay, önemli olanın bunu zamanı geldiğinde nasıl pratiğe dökecekleri olduğuna işaret etti.

Kudret Özersay, toplantıya katılan partilerin Kıbrıs’ta bugüne kadarki süreçlere bakılarak, bir sonuç alınabilmesi için aynı şeylerin tekrar edilmemesi gerektiği yönünde bir görüş birliği üzerinde olduğunu söyleyebileceğini ifade ederek, bugünkü görüşmenin ortak görüş ve farklı fikirlerden yararlanma bağlamında son derece yararlı olduğunu kaydetti.

“ULUSLARARASI TEMASLARIMIZ OLDU”

Dışişleri Bakanı Kudret Özersay, doğalgaz konusu ve İtalya’da temaslarda bulunduğu yönündeki iddialar üzerine şunları söyledi:

“Kıbrıs Türk tarafı doğalgaz konusundaki gelişmelerde bir aktör olarak hareket ediyor. Yani ‘birileri karar verir bir şeyler yapar, Kıbrıs Türk tarafı da seyreder, izler’ gibi bir durum artık yoktur.

‘Gerek Kıbrıs Rum liderliği gerekse uluslararası aktörler ve şirketler Doğu Akdeniz’deki doğalgaz konusunda Kıbrıslı Türkleri muhatap almak zorunda kalacaklardır’ demiştik.

Geçtiğimiz günlerde biz hükümeti ve Kıbrıs Türk tarafını temsilen Doğalgaz konusunda bazı diplomatik girişimler yaptık. Gerek yurtiçinde gerekse yurtdışında bazı uluslararası temaslarımız oldu. Diplomatik görüşmelerimiz oldu. Bu görüşmeler neticesinde bugün ortaya böyle bir sonuç çıktı. Bu aşamada bundan başka bir şey söylemem veya teyit etmem söz konusu değildir.

Kıbrıs Türk tarafı artık doğalgaz konularında bir aktör konumundadır. İzleyici konumunda değildir.”

Kudret Özersay, deniz yetki alanları ile ilgili Kıbrıs Rum tarafının çok yerde girişimde ve şikayette bulunabileceğini, ancak bu kaynakların tek sahibinin değil iki ortak sahibinin olduğunu tüm tarafların bildiğini ve kabul ettiğini belirterek, Kıbrıs Türk halkı ile Kıbrıs Rum halkının bu kaynakların ortak sahibi olduğunu kaydetti.

“TÜRKİYE İLE VERDİĞİMİZ MESAJ NETTİR”

Özersay, şöyle devam etti:

“Bu kaynakların sahibi iki halktır. Oranı tartışılır, ayrı bir meseledir. Ama bu kaynakların ortak sahibiysek eğer, bizim rızamız olmadan bu kaynakların birileri aracılığıyla çıkarılması dünya piyasalarına taşınması bunun üzerinden gelir elde edilmesi, ‘ben size istediğim oranda veririm’ denilse bile anlamlı değildir. Bizim rızamız olmadan bunu yapmaları zaten uluslararası hukuka da, hakkaniyet ilkelerine de aykırı olan bir şeydir. Bir malın iki ortak sahibi varsa diğer tarafında rızası alınması gerekir, tek başınıza siz bu zenginliğe sahip olamazsınız. Bunun üzerinden bazı şirketlere yetki verip yolunuza tek yanlı devam edemezsiniz.

En azından bizim Türkiye ile birlikte verdiğimiz mesaj açık ve nettir; bize ‘çözümden sonra zaten bu kaynakları birlikte kullanacağız’ diyerek böyle bir ‘havuç’ göstererek, bizi pasif bir konuma itmelerine müsaade etmeyeceğiz.

Bizim söylediğimiz şey şudur; ‘bunu birlikte işletme işbirliği yaparak çıkarma ve dünya piyasalarına aktarma konusunda size bir öneri yaptık ve önerimiz halen daha geçerlidir. Bunu yapmaya varsanız buyurun yapalım. Bunu yapmaktan kaçınıyorsanız, bizim rızamız ve iznimiz olmadan bunu yapmanıza müsaade etmeyeceğiz’ cümlesinin fiiliyata dönüştürülmüş halidir bugün yaşadığımız.

Buna müsaade etmeyeceğimizi gösteriyoruz ve aynı zamanda da ‘muhatap Türkiye’den önce Kıbrıs Türk halkıdır, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’dir, Kıbrıs Türk halkının iradesidir’ diyoruz.

Bu mesajın bu son yaşanan olayla da herkes tarafından anlaşıldığını gözlemleyebiliyoruz. Çünkü Rum tarafının şikayetlerine rağmen Rusya Federasyonu, ABD ve BM açıklamalarının içeriğine bakacak olursanız aslında uluslararası toplumun da uluslararası şirketlerin de burada normal olmayan bir durum olduğunu, bütün adayı temsil etme yetkisine sahip olmayan, kağıt üzerinde böyle gösterilse de fiiliyatta böyle bir durum olmadığını artık herkes görebiliyor. O yüzden artık Rum tarafının bu konuda şikayet etmesi diplomatik girişimde bulunması bir şey ifade etmez.

Eğer bir şey yapmak istiyorlarsa bizim aktif olarak katıldığımız bu diplomatik girişimlere olumlu yanıt versinler, buna olumlu ve yapıcı yaklaşsınlar, bu krizi daha farklı bir biçimde aşalım. Ama herkes bir defa daha gördü ki; Kıbrıs’ta kapsamlı çözüm olmadan önce eğer hepimize ait olan bu zenginlikler ile ilgili bir şey yapılacaksa ya her iki tarafın da rızasıyla birlikte yapacağız, ya da tek taraflı birinin rızası olmadan yapılmaya çalışılırsa biz buna müsaade etmeyeceğiz.”

Dışişleri Bakanı Kudret Özersay, Rum liderin bugün doğalgaz konusuyla ilgili yaptığı açıklamamaya da atıfta bulunarak, bu açıklamanın kendi iç kamuoyuna yönelik olduğunu ifade etti ve burada bir gerçeğin olduğunu, bunun da uluslararası çalışan bir İtalyan şirketin sorunu diplomatik yollarla çözemeyip bir anlamda bölgedeki çalışmalarına ara vermek durumunda kalması olduğuna dikkat çekti.

Özersay, gerçekliğin bu olduğunu ifade ederek, “Dolayısıyla kimse bu son yaşanan gelişmeden sonra diğer petrol ve gaz şirketlerinin hiçbir şey olmamış gibi aynen yollarına devam edeceğini düşünmüyor, bu zaten gerçekçi bir yaklaşım olmaz” dedi.

Kıbrıs Rum tarafının enerji planlarına aynı şekilde devam edeceğini söylese bile bu alanda faaliyet yapılmasını sağlayamayacaklarını, böyle bir yetkilerinin olmadığını, bu bölgede halen uyuşmazlığın sürdüğünü ve bu kaynakların başka sahibinin de olduğunu herkesin görüp bildiğini ifade eden Özersay, “Hükümetimizin Türkiye ile birlikte aldığı inisiyatif ile artık herkes bu kaynakların Rum tarafının aldığı tek başına kararlarla kullanılamayacağını görüyor biliyor” ifadelerini kullandı.

“KİMSE ARTIK KIBRIS TÜRK HALKINI KANDIRAMAZ”

Kudret Özersay, Rum liderin açıklamasına bakıldığında, farazi olan, varsayımsal olan konularla aslında Kıbrıs Türk tarafını bir nevi kandırabileceklerini düşündüklerinin görüldüğünü belirterek, şöyle devam etti:

“Öyle bir dönem artık geçmişte kaldı. Defalarca şu cümleyi kullanıyorlar: ‘Müzakereler zaten devam ediyor, doğal kaynaklar konusu federal hükümetin yetkisinde olan bir konuydu, bu konu bağlanmış durumdadır, o yüzden Kıbrıs sorunu çözülürse zaten iki taraf da bunu federal hükümette paylaşacak ve kullanacak.’

Peki çözüm ne zaman? Yaklaşık 50 yıldır müzakere yapıyoruz ve sonuç çıkmıyor ortaya. Takvim konulmasına karşı çıkıyorlar. Bu müzakere sürecinin olumlu sonuçlanmasını engelleyen bir duruşları vardır ortada. Müzakereler devam etsin de nasıl isterse etsin gibi bir yaklaşımları var. Dolayısıyla bu statükonun devamından rahatsız oldukları bir görüntü vermiyorlar. O yüzden müzakereler zaten devam ediyor, biz zaten müzakereler içerisinde federal ortaklıkta bunun paylaşılması konusunda uzlaştık demek içi boş bir cümleden ibarettir.

Çünkü çözüm sonrasında bunu paylaşmak farazi, varsayımsal bir durumdur. Oysa problem bugüne dairdir. Bir kaynağın tespit edilmesi çıkarılması ve dünya piyasalarına aktarılmasından bahsediyoruz.

Farazi bir gelecekle ilgili böyle bir cümle üzerinden bugüne dair Kıbrıs Türk halkını kimse kandıramaz. Daha önemlisi bu doğal kaynakların kullanılmasından elde edilecek olan gelirin Rum tarafının bugün yaptığı açıklamadan, bir fona yatırılmasından bahsediliyor.

Güneyde kalan Kıbrıs Türk malları konusunda da böyle bir fon kurmuşlardı kağıt üzerinde. Sözde çözümden sonra tazminat ödenecekti. Ama böyle bir fon var mı yok mu belli değildir. O da tamamen varsayımsal, farazi ve içi boştur.

Dolayısıyla kimse Kıbrıs Türk halkı ile Türkiye ile bu doğal zenginlikler ile ilgili ‘Biz yaparız biz çıkarırız biz elde edilecek geliri fona koyarız ondan sonra istediğimiz kadar size veririz’ gibi bir cümle ile kandıramaz. Böyle bir cümle inandırıcı olmaz.

Ortada samimiyet varsa işbirliği yapabilmemizin şartları mevcuttur. Bu son yaşanan olay da aslında işbirliği yapılabileceğini göstermiştir. Yeter ki niyet olsun.

Bunun Kıbrıs sorununun çözümünden sonra yapılması ideal olandır ama çözümden önce de iki tarafın zenginliklerden işbirliği yapması ve zenginliği paylaşmaya başlaması belki de Kıbrıs sorununun gelecekte çözülmesi açısından da önemlidir. Örnek de teşkil edebilir. Yani işbirliği yaparak her iki tarafın da kazanabileceğini herkesin görmesi sağlanabilir. Ama bizim rızamız olmadan ve biz dahil olmadan, bizi dışarı yaparak olamaz, buna müsaade etmeyiz.”

Dışişleri Bakanı Özersay, Kıbrıs müzakerelerine de değinerek, “Önemli olan müzakerelerin başlaması değil, önemli olan ortak bir hedefe sahip olunup olunmadığıdır” dedi.

“MÜZAKERELER MEVCUT STATÜKOYA HİZMET EDECEK BİR HALDEN ÇIKARILMAK ZORUNDADIR”

Özersay, şöyle devam etti:

“Kıbrıs Rum tarafı bizim ile yönetimi ve zenginliği paylaşmaya hazır görünmüyor. Dolayısıyla herhangi bir süreç başlatılmak isteniyorsa önce iki tarafın ortak bir hedefe sahip olduğu ve Kıbrıs Türk tarafına bir şeylerin değiştiğinin gösterilmesi lazım. Bu da bu iki alanda gösterilmelidir.

Bir yandan yönetimin ve gücün Kıbrıs Türk tarafıyla paylaşılmaya hazır olunduğunu Kıbrıslı Rumlar göstermek zorundadırlar. Diğer yandan da zenginliği Kıbrıslı Türklerle paylaşmaya hazır olduklarını göstermek durumundadırlar. Bu da tam da doğalgazla bağlantılıdır.

Şahsi görüşüm; doğalgaz konusunda zenginlikler konusunda eğer Kıbrıslı Türklerle bir şeyleri paylaşmaya hazır olduklarını gösteremiyorlarsa aslında bu ortaklıkla ilgili çok ciddi bir problem var demektir.

Yani ortak bir hedefe aynı düşünceye ve aynı yönde paylaşma iradesine sahip olup olmadığımızı bir test etmemiz lazımdır. Bu test diyalog yoluyla da BM üzerinden de olabilir. Bunu gördükten sonra ancak yeni bir müzakere sürecine ihtiyaç var mı başlanabilir mi o zaman konuşulabilir diye düşünüyorum.

Yani ‘Müzakereler başlasın ama nasıl isterse başlasın’ veya ‘Müzakereler kaldığı yerden başladın’ gibi yaklaşımlar bizi son 50 yıldır gözlemlediğimiz üzere kısır ve açmaz olan kısırdöngü olan aynı müzakere çehresine sokar diye düşünüyorum.

Kıbrıs Rum liderliği maalesef bugünkü statükoda müzakereler devam ettiği sürece kimsenin statükoyu sorgulamadığını görmüş durumdadır. Müzakereler sonuç almayacak şekilde devam ettiği sürece tek yasal devlet statüsünü kullanarak bu mevcut statükodan bu mevcut yapıdan faydalanmaktadırlar.

O yüzden müzakereler mevcut statükoya hizmet edecek bir halden çıkarılmak zorundadır. Aksi halde Kıbrıs Rum liderliği müzakerelerin devamını tabi ki ister. Çünkü kimse müzakereleri sorgulamayacaksa müzakereler devam etsin biz de diğer taraftan doğalgaz kazılarına devam edelim ne zaman Kıbrıs Türk tarafı ve Türkiye bu konuda sesini çıkarır dönüp kendilerine diyelim ki müzakereler devam ediyor şamata çıkarmayalım, müzakereler olumsuz etkilenmesin.

Biz artık Kıbrıs Türk tarafı olarak bugüne kadar yaşadığımız türden bir sürecin içeriine girme niyetimiz yoktur. Burada Kıbrıs Rum tarafının bir şeylerin değiştiğini göstermesi gerekir. Eğer bir şeyler değişmemişse kısır döngüye dönüşecek bir müzakere sürecinin anlamı yoktur. Sayın Cumhurbaşkanı bu şartlar içerisinde bir müzakereci atamayarak bir net mesaj vermiştir.

Önümüzdeki dönemde hükümetimizin düşüncesi; dış politikada Kıbrıs Türkünün bu bölgede hem doğalgaz konusunda hem Kıbrıs sorunu konusunda hem de diğer dış politika konularında aktif şekilde angaje olacağı bir aktör konumunda hareket edeceği bir dış politika vizyonumuz olacak. Bunu fiiliyatta herkes yaşayarak görecek.”

 

http://mfa.gov.ct.tr/tr/disisleri-bakani-ozersay-kibris-turk-tarafi-dogalgaz-konusundaki-gelismelerde-bir-aktor-olarak-hareket-ediyor/

 

Thursday, 08 February 2018 11:11

Turkish Cypriot side wants to know...

Written by
The head of the Greek Cypriot Nicos Anastasiades again won president election. He stated that his main goal is to unify Greek and Turkish Cypriots. The Production Director of the "Er Meydani" TV company in Turkish Republic of Northern Cyprus Mustafa Akan answered Euraisa Diary's questions on what Turkish Cypriots think about Nicos's remarks and how much it is real. 
 
 
Mustafa Akan said that Cyprus talks has failed upon the international conference at Crans Montana and there wasn’t any official talks ever since. Of course, the collapse of talks and the Presidential elections in the Greek Cypriot Administration of Southern Cyprus were the reasons of such outcome. The presidential elections were held last Sunday. Anastasiades and Malas run for the second round and the existing president Anastasiades was re-elected with the votes of 56%. The presidential elections were one of the reasons for the stable condition of Cyprus talks and the statements from the South Cyprus was important.

 

Hence the re-elected president Nicos Anastasiades stated that his first goal is to unite the Cyprus and he would want to meet with Mustafa Akıncı, the President of TRNC. This statement was embraced as prudently in the North Cyprus since the Greek Cypriot side kept coming to the negotiations table and continuing the talks without any settlement or accomplishment, which caused despair on the Turkish Cypriots. Both political parties and Akıncı stated that in the event of Cyprus talk to launch, the negotiations should be result-oriented and there must be a time restriction. So, what is time restriction? There will be a deadline and the talks would finish on that day. The other important thing is the situation of both sides after the end of talks. We, as the Turkish Cypriot side, come to the talks, discuss but no outcome is achieved. Then we leave the table as a unrecognized state but on the other hand the Greek Cypriot Administration of Southern Cyprus known as Cyprus continue to be internationally recognized.  We say that this is majorly unfair and we would like to know what would happen to the Turkish Cypriot side in case of leaving the talks without any outcome. This is the reason of approaching the statement of Anastasiades cautiously.
 
1
 
On the other hand, there is a group reacting to Anastasiades because after he won the elections; he noted that he is now the president of whole Cyprus. This is not true as he has become the president of southern part of Cyprus, the Greek Cyprus Administration of Southern Cyprus. Mustafa Akıncı is the President of Turkish Republic of Northern Cyprus. Of course, the reason of his statement is that he is a president of internationally recognized Republic of Cyprus, but the reality is not like that. If so, then the negotiations would not continue 50 years.
 
There is a problem and the Turkish Cypriot side is willing to solve this problem but the Greek Cypriot side does not feel as obliged for a settlement due to being recognized with international relations. However, the Turkish Cypriot side has to reach a settlement since they still live under embargoes and isolations; that’s why they are so willing to reach a settlement. The only expectation is to see the same willingness in the Greek Cypriots when they come for negotiations. There is no such thing as ignoring dialogue.
 
1
 
Yet, if the Cyprus talks will be re-launched, then Turkish Cypriot side wants to know the terms and target of the talks in addition to the outcome when that target is failed. Now, we believe that Anastasiades and Akıncı might come together for an informal meeting but right now, it is very difficult to foresee what would be the conditions for re-launching the official talks. Because as I told earlier, the Turkish Cypriot side wants a time restriction while the Greek Cypriot side doesn’t lean towards that direction. We will all wait and see the future of developments."
 
Tuesday, 16 January 2018 06:55

KKTC Seçimlerinden Aldığım Mesaj

Written by

7 Ocak Pazar günü KKTC’de yapılan Milletvekili seçimlerinin sonucunun, kendi içinde sessizce verdiği birçok mesaj var. Önemli olan bu mesajların nasıl değerlendirildiği.

Öncelikle kadın milletvekillerinin sayısının 9, yani Meclisin yüzde 18’i olması KKTC tarihinde bir ilk. Kotanın işe yaradığının çok açık göstergesi ve çok memnuniyet verici bir sonuç. Umarım ileriki seçimlerde kotanın tamamına ulaşır ve geçer.  

Karma oyların yüzde 11 olması ve en çok karma oy alan ilk 10 Milletvekili arasında UBP Milletvekillerinin olmaması, ilk sekizde CTP ve HP milletvekillerinin yer alması,  UBP taraftarlarının parti birliğine sadık kaldığını, buna karşın CTP ve HP taraftarları ile karasızların özellikle oylarını bu iki partiye bölüştürdüğünü çağrıştırmakta.

Geçersiz oyların ise yüzde 11 olması gerçekten çok üzücü. Kullanılan oy oranı yüzde 66.07 iken bunun yüzde 11’in de geçersiz olması, toplam seçmenlerin sadece yüzde 59.4’ünün KKTC’nin gelecek 5 yılına yön verdiğini gösteriyor. Daha da üzücü olanı, bu katılım yüzdeliği içinde, toplam seçmen sayısının sadece yüzde 25.54’ünü herhangi bir partinin alabilme ihtimali. Bunu alan parti tek başına iktidar olacak ve geri kalan yüzde 75’i de kendi görüşleri doğrultusunda yönetebilecekti. Belli ki 1975 yılında içinde benim de oyumun olduğu  “Tercihli De Hont” sistemi artık günümüz şartlarına uymamakta ve daha iyisinin uygulamaya konması gerekmektedir.

Bir diğer sıkıntı ise oyların sayım yöntemi.

Olaya matematiksel olarak bakıldığında, oy verme ve pusulalarının sayımı için harcanan ek mesai ücretlerinin birkaç tanesi ile elektronik oylama sistemi kurulabileceği ve sonuçların da birkaç saat içinde alınabileceği görülmekte. Çağımızın teknolojisi buna çok uygun. ABD’de mekanik oy sayımı ilk kez 1889 yılında Jacob H. Myers patentini aldığı araçla yapılmıştı. 1990 yılında elektronik sayıma geçen ABD’de seçim sonuçları çok kısa bir zaman dilimi içinde alınabiliyor. 80 milyonluk Türkiye’de de sanırım bir saat sonra kesin olmayan seçim sonuçları çıkmıştı. Ülkemizdeki Üniversitelerin bilişim bölümlerinden ortaklaşa oluşturulacak bir programlama ekibi, KKTC’ye özgün seçim sayım programını yazabilir ve yüzde 100 KKTC üretimi olan bu program bilgisayarlara yüklenerek uygulamaya konabilir.  Bu şekilde hem oy kaybı önlenir hem de sonuçlar birkaç saat içinde alınabilir ve milyonlarca lirayı bulan sayım için gerekli fazla mesaiden kurtulunabilir.    

Seçim sonuçlarını duygusal açıdan değil, siyasi açıdan değerlendirdiğimde;

  1. a)Türkiye ve KKTC karşıtlığının artık prim yapmadığı,
  2. b)Federasyon isteyen partilere ve kişilere rağbetin azaldığını,
  3. c)Türkiye’den su ve elektrik gelmesine halkın olumlu baktığını,
  4. d)Türkiye ile ilişkileri canlı ve sıcak tutan kişi ve partilerin daha çok tercih edildiğini,
  5. e)Marjinal parti ve kişilerin sayısının çok az olduğu,
  6. f)Türkiye ve KKTC karşıtı olan kişi ve partilerin geçmişe göre daha da azınlığa düştüğünü,
  7. g)Siyasilerin özel yaşamları ile siyasi yaşamlarının vatandaşlar tarafından birbirine karıştırılmadığını,
  8. h)KKTC halkının büyük çoğunluğunun “Federasyon temelinde” görüşmelerin sürdürülmesine olan ilgisinin azaldığını ve daha ziyade Türkiye ile daha çok ve derin ilişkilerin kurulmasına sıcak baktığını,
  9. i)İktidarın büyük Partisi olan UBP’nin icraatlarının KKTC halkı tarafından benimsendiği,
  10. j)KKTC halkının tek bölge seçim sistemine tam olarak uyum sağlayamadığı,

görülmektedir.  

Seçim sonrasında oluşan tablo, bir dönem Türkiye ve İtalya’da olduğu gibi sürekli koalisyon hükümetlerinin kurulacağının habercisidir. Bazı siyasi parti başkanlarının daha seçim yapılmadan UBP ile hükümet kurmayı istemediklerini açıklamaları, KKTC’de ülkeyi sarsamayacak ama çoklu koalisyon ile kurulacak hükümetlerin uzun ömürlü olamayacağının ve çeşitli siyasi krizlerin yaşanacağının işaretini vermektedir.  

UBP dışındaki milletvekillerinin sayısı 29 ve parti sayısının 5 olduğu ve de bu 5 partinin 2 tanesinin sol, 2 tanesinin sağ ve 1 tanesinin de liberal olduğu göz önüne alınırsa, 28 milletvekili, -1’i Meclis Başkanı- komitelerde çoğunluğu sağlayamayacağı için sadece 2 Meclis Grubu ile koalisyonun kurulması ve yürütülmesi çok zor ve nerede ise imkansız gibi gözükmektedir. 21 Milletvekili ile UBP Meclis komitelerinde çoğunluğa sahip olursa, koalisyon hükümetinden gelecek hiç bir yasa ve öneri komitelerden UBP’nin onayı olmadan geçemeyecektir. Bu durum da siyasi kaosa yol açacaktır. 

Hesap sorma, yolsuzlukları araştırma, banka hesaplarını kontrol etme ve benzerleri gibi kulağa hoş gelen ama “başlangıcı ile ucu açık” söylem ve icraatların,  daha evvel yapıldığı ülkelerde elle tutulur bir sonuç vermediğini, yakın politik tarih söylemektedir.

Yolsuzlukların, rüşvetin araştırılması, soruşturulması ve benzeri işlerin yapılmasını herkes istemektedir ama bu yolsuzluk araştırmalarının hangi tarihten başlayacağıdır önemli olan. Sayın Şener Levent’in yazdığı gibi 2005 yılında CTP’nin ilk kez iktidar olduğu dönemden mi başlayacak bu soruşturmalar, yoksa 1976 yılında KTFD Meclisinde yüzde 75 sandalye kazanarak iktidar olan UBP döneminden mi?

Önemli olan adalet terazisini kimin, hangi şartlarla kuracağı ve bu terazinin nerede dengede kalacağıdır.     

Prof. Dr. Ata ATUN

KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı

e-mail: This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. veya  This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

http://www.turkishny.com/authors/prof-dr-ata-atun/261056-kktc-secimlerinden-aldigim-mesaj

 

Wednesday, 27 December 2017 00:00

Kıbrıs Konusu da BM’de Sonuçlanmalı

Written by

Kudüs’ün ABD tarafından İsrail’in başkenti olarak tanınması ve Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararının ardından Türkiye ile Yemen tarafından hazırlanan ve Birleşmiş Milletlere üye tüm devletlere "Kudüs'te diplomatik misyon kurmaktan kaçınma" çağrısı yapan karar tasarısının, BM Genel Kurulu'nda ABD’nin tüm tehditlerine rağmen 128 oyla kabul edilmesi, dünya üzerinde 1945 yılından beri süregelmekte olan küresel politik dengeleri bozulduğunun çok açık bir göstergesi. Aynı zamanda ABD’nin patronluğunun da son bulduğuna işaret ediyor bu oylama.

BM tarihi bir süreçten geçiyor. Bunun arkasından bir değişimin geleceği de kesin. BM Genel Kurulunda, ABD’nin Güvenlik Konseyindeki vetosuna rağmen "Kudüs'te diplomatik misyon kurmaktan kaçınma" çağrısının onaylanması ve ABD’nin bu konuda yalnız kalmasının yaratacağı artçı dalgalar, özellikle oylamada “Evet” oyu kullanan ülkelerin canını belki biraz yakacak ama asıl zarar gören ABD Başkanı Trump olacak.

Bu olay bana 1963 Kasımında suikaste kurban giden ABD Başkanı John. F. Kennedy’yi hatırlattı. FED’i kapatması Kennedy’nin sonunu getirmişti. Aynı şekilde FED’in Yönetim Kuruluna ABD Devletinin bürokratlarını sokmak istemesi Trump’ın da, -Kennedy gibi hazin olmasa da- sonunu hazırlıyor. Kendisine suikast yapılmadı ama “Biz senden daha güçlüyüz. Bizi dinlemezsen böyle dünyaya rezil olursun” mesajı verildi kendisine. Bu saatten sonra Başkan Trump’ın işi zor. Zira BM’deki bu oylamadan sonra ABD ile birlikte Başkan Trump’ın karizmasının çizildiği ve “Dünya’nın Başkanı” sıfatının yara aldığı çok açık.

Elbette bunun arkasından ABD’nin karşı durması nedeni ile mazlum olan milletlerin mağduriyet yaşadığı birçok konu yavaş yavaş önce dünya gündemine düşecek, sonra da BM Genel Kuruluna gelecek.

Kıbrıs konusu da bunlardan bir tanesi. ABD’nin Gizli Devleti’nin, Pentagon’un ve CIA’nın bölgesel çıkarları, Akrotiri ve Dikelya askeri üsleri ile Trodos’lardaki Apollo tepesinde yer alan (Echelon) dinleme üssünün dünyanın diğer yerlerindeki ABD üslerinden çok daha önemli olması nedeni ile 1950 yılının Ocak ayında ABD eli ile Kıbrıs’ta tohumları ekilen Kıbrıs halen daha sürdürülebilir bir çözüme ulaşmış değil. Ulaşacağı da yok. Adadaki huzursuzluğun bittiği ve ada üzerinde yaşayan iki etnik toplumun barış içinde yaşamaya karar verdiği gün, her iki toplumun gözlerinin bu üslere çevrileceği ve boşaltılmaları isteneceği için, adaya çözümün gelmesi ABD’nin ve İngiltere’nin işine hiç gelmiyor.

Buna ilaveten Rum tarafının çözüm isteksizliği, Türk tarafını azınlık olarak görmesi/ lanse etmeye çalışması ve Rum Üniter Devleti’nin kurulması için çaba harcaması, Federasyon tipi bir çözümün olamayacağını yıllar önce ortaya koymuştu. Crans Montana’da müzakelerin, Rumların açgözlülüğü ve Bizans oyunları nedeni ile çökmesinden sonra taraflar, sürdürülebilir bir çözümün son 49 yıldır görüşülmekte olan “Eşit statüde iki devletten oluşacak Federasyon” olamayacağı gerçeğini artık kavramış durumda.  

Tüm bu gelişmeler, Türk tarafının kendisine yeni bir strateji çizmesinin ve yeni bir yol seçmesinin zamanının geldiğine işaret ediyor. Özellikle de BM Genel Kurulunda yapılan son Kudüs oylamasından sonra değişen dünyanın yeni politik dengesi içinde, mazlum ülkelerin benzeri konuları ile birlikte KKTC’nin son 34 senedir altında ezildiği insanlık dışı ambargoların kaldırılması konusu BM genel Kuruluna getirilebilir. Daha doğrusu getirilmelidir.

Türkiye bunun üstesinden gelebilecek kadar güçlü ve liderlik vasıflarına sahip bir ülke. Arap ülkelerini ve dost ülkeleri Kudüs konusunda bir araya getirme başarısını gösterdikten sonra aynı tarzda bir arka çıkma girişimi, KKTC üzerindeki ambargoların kaldırılması için de yapılabilir. Bunun için hem Türkiye hem de KKTC, Azerbaycan ile birlikte, el ele yoğun bir siyasi çalışma başlatmalı, bu yolda her tür gayret gösterilmelidir.

Prof. Dr. Ata ATUN

KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı

Friday, 24 November 2017 00:00

Kıbrıs Türkü’nün Yeni Yol Haritası Ne Olmalı?

Written by

‘’Kıbrıs meselesinin’’ halli için yarım asırdır süre gelen müzakereler çerçevesinde İsviçre’nin Crasn Montana bölgesinde yürütülen görüşmeler, yine Rum tarafının masayı terk etmesi üzerine son buldu. Konferans boyunca tarafları anlaştırmak için mesai harcayan BM Genel Sekreteri Antonio Guterres konferansın başarısız olduğunu kamuoyuna duyuran isim oldu. Mustafa Akıncı’nın KKTC Cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte, tekrar başlayan müzakereleri yürütmekle görevli olan BM Genel Sekreterinin Kıbrıs Özel Temsilcisi olan Espen Barth Eide’nin de görevini bırakacak olması, uzun süre yeni bir müzakerenin olmayacağı anlamını taşıyor. Rum tarafında Şubat ayında gerçekleşecek olan seçimlerin sonucunda yeni bir müzakere sürecinin başlayıp başlamayacağı ise şimdiden merak konusu. Diğer taraftan Rum tarafının bu ay içinde Doğu Akdeniz sınırları içerisinde gerçekleştireceği sondaj çalışmasına da Türk tarafı ve Türkiye’nin vereceği cevap hayati önem taşıyor. Kısacası müzakere masasından adaya dönen Türk tarafını Rumların yeni oyunları bekliyor!
Kıbrıs ‘’Meselesi’’
Kıbrıs Türkü için, Kıbrıs meselesi; Gasp edilen haklarını Rumlardan geri almanın mücadelesidir. EOKA başta olmak üzere, ‘’devlet’’ destekli çeşitli terör örgütleri tarafından katledilen Kıbrıs Türklerinin hesabı henüz sorulmuş değildir. Adada ikinci sınıf insan muamelesi yapılmak istenilen, (geçmişte yapılan) bilinçli ve sistematik bir şekilde soykırıma tabi tutulan, yaşadıkları yerleşim yerlerini terk etmek zorunda kalan Kıbrıs Türkü’dür. Türkiye’nin barışçıl müdahalesi olmasa, Kıbrıs adasında yaşama hakkı tanınmayan ve bugünde Rumlar tarafından adada istenmeyen tek unsur yine Kıbrıs Türkü’dür. Rumlar, hiçbir zaman eşit statüde bir devletin varlığından yana olmadıkları gibi, yönetim ve egemenliğin kendilerinde olduğu bir Kıbrıs’ta azınlık olarak dahi Türkleri istememektedirler. Bugün itibari ile, adanın kuzeyinde varlığını sürdüren Türklerin yaşamış oldukları toprağın bir kısmının kendilerine tazminat olarak verilmesini istemekte, olası bir ‘’çözüm’’ durumunda ise güneye yerleşecek her Türk için, Türklerin yaşamış olduğu kuzeye üç Rum’un yerleşmesini dayatmaktadır. Bu dayatma, şüphesiz ki adanın demografik yapısının çok kısa sürede Rumların lehine dönmesine ve Türklerin azınlık olma sürecinin hızlandırılmasına zemin hazırlama gayesi ile istenmektedir. Bugüne kadar ki müzakerelerde Rum tarafının ortaya koymuş olduğu ve kabul edilmeyeceğini kendilerinin de bildiği bütün talepler, bir sonraki müzakere masasında kazanılmış hak olarak sayılmaktadır. Türk tarafı ise her seferinde verdiği tavizlere bir yenisini ekleyerek art niyet içerisinde görüşmeleri yürüten Rum tarafının işini kolaylaştırmaktadır
Altı Başlık Altında Dayatılanlar
Akıncı’nın göreve gelmesi ile birlikte tekrar başlayan müzakere süreci, altı temel başlık altında şekillenmişti. Bu başlıklar Ekonomi, Avrupa Birliği, Mülkiyet, Yönetim-Yetki Paylaşımı, Toprak, Güvenlik-Garantiler şeklinde kamuoyuna duyuruldu. Mayıs 2015’den beri aralıklarla devam eden müzakere sürecini başlıklar halinde incelemenin daha yararlı ve anlaşılır olabileceği kanaatiyle geride kalan iki yıllık dönemi maddeler halinde ele alacağım.
1. Avrupa Birliği (AB)
Türkiye, 1952 yılında NATO ittifakına dahil olarak Batı bloğu ile olan entegrasyonu kağıda dökmüş ve bu bloğun en önemli müttefiklerinden biri olarak kabul edilmiştir. Bilhassa soğuk savaş döneminde bu müttefikliğin önemi iki taraf içinde bugünkünden daha ayrı bir mana taşımaktadır.
1963 yılında Avrupa Enerji Topluluğu adını taşıyan ve bugünkü AB’nin temellerinin atıldığı toplulukla ortaklık anlaşması imzalayan Türkiye, AB’ye resmen üyelik başvurusunu da 1987 yılında tamamlamıştır. Türkiye’nin Avrupa ile olan yarım asırlık macerası daha uzunca yıllar devam edecek türdendir. Türkiye her seferinde AB uyum yasaları çerçevesinde bir takım adımlar atmakta ise de, bu adımların nihayetinde AB’ye tam üyelik gibi bir durumun söz konusu olması ihtimal dahilinde değildir. Türkiye ve AB ilişkileri senelerdir sürünceme halinde iken, Türkiye’nin devlet olarak tanımadığı Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, (GKRY) AB üyeliğine bir nefeste alınıvermiştir; üstelik adanın tamamını temsilen. AB’nin almış olduğu bu siyasi karar Kıbrıs Türkü’nün adadaki varlığını adeta görmezden gelip, tek egemen gücün GKRY olduğunu ilan etmesinden başka bir şey değildir. Bir tarafta adeta azınlık muamelesi yapılan Türkler, diğer tarafta ise Kıbrıs’ın bütününü temsil ettiğine inanan ve inandırılan GKRY mevcuttur. Bu kokuşmuş ve art niyetli anlayışla adada Türk ve Rum ortaklığında bir devletin kurulma ihtimali, kurulsa bile uzun soluklu bir ömrü olması mümkün gözükmemektedir.
2. Ekonomi
Kıbrıs adası, Akdeniz’in en büyük üçüncü adası konumundadır. KKTC bugün itibarıyle ada sahillerinin yarısına sahip durumdadır. KKTC, hali hazırda 100’e yakın ülke ile dolaylı yoldan ticari ilişkilerini yürütmektedir. Turizm ve ülkedeki üniversitelerin ekonomiye sağlamış olduğu katkıda önemlidir. Kişi başı gayrı safi milli hasılası 15 bin dolar civarında bulunmaktadır. Rumların yaşamış olduğu Güney’e baktığımızda ise, AB üyesi olmasına rağmen kişi başına düşen milli gelirin 17 bin dolar olduğunu görmekteyiz. GKRY ekonomisine sadece Rusya’nın 30 milyar doların üzerinde bir mevduat ile destek verdiği dünya kamuoyunun malumudur. AB üyesi olan bir Orta Doğu ‘’ülkesine’’ Rusya’nın bu kadar açık şekilde destek vermesinin en önemli sebebi GKRY’nin hakimiyetinde bulunan üsleri elinde bulundurmaktır. Ayrıca Gazprom ve Lukail gibi Rus menşeli enerji şirketlerinin de önümüzdeki dönemde GKRY’nin Akdeniz’de başlatmayı planladığı sondaj çalışmalarında yer alması sürpriz olmayacaktır. AB ise GKRY’ni sürekli olarak çeşitli hibe programları ile desteklemektedir. İki taraf içinde adanın en önemli meselesi olan içme suyunun Türkiye tarafından KKTC’ne ulaştırılması da hayli önem arz etmektedir. KKTC Başbakanı Hüseyin Özürgün bu suyu Rumlarla paylaşmak istediklerini, ama olumsuz bir cevap aldıklarını söylemiştir. Gerçekleşmesini ihtimal dışı bulduğumuz ortak bir devletin ekonomisini Rumlar değil, Türkler ayakta tutmaya muktedirdir. GKRY üslerini kullanamayacak duruma gelen Rusya’nın herhangi bir ekonomik destekte bulunacağını düşünmekte gerçekle bağdaşmayacaktır.
3. Mülkiyet
İki halkın ortak iradesi ile kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinin Rumlar tarafından yıkılmasının ardından ortaya çıkan mülkiyet konusu hala varlığını koruyor. Türkiye’nin 1974 yılında adaya yapmış olduğu barışçıl müdahalenin hemen ardından kurulan Kuzey Kıbrıs Federe Devleti, güneyde taşınmazı bulunan vatandaşlarına güneye giden Rumların taşınmazlarını tahsis etti. Rumların ifadesiyle kuzeyde 46 bin taşınmazları kalırken, Kıbrıslı Türklerin de güneyde 15 bin taşınmazı bulunuyor. Bugün ise, Rum yönetimi bütün taşınmazların kendisine iade edilmesi, isteyen Rumların gelip kuzeye yerleşmelerini talep ediyor. Adanın nüfusunun dört Rum’a bir Türk şeklinde sabitlenmesi de yine Cenevre’de masaya getirdikleri maddelerden. Bununla da sınırlı kalmayıp olası bir ‘’çözümde’’ Türkiye’den adaya serbest giriş çıkışların olamayacağı ve Türkiye’den gelen Türklerin adaya yerleşim haklarının da bulunamayacağı ifade ediliyor. Yunanistan vatandaşlarının ise hem mülk edinme hem de adaya serbest giriş çıkış haklarının devamı isteniyor. İlave olarak Türk tarafından daha fazla toprak talebinde bulunan Rumların geçinmeye gönüllerinin olmadığı açık ve net bir şekilde ortadır. Kıbrıs Türkü, yüzünü kızartacak hiçbir suç işlemediği gibi, sadece vatanını savunmak durumunda kalmış ve nefsi müdafaa hakkını kullanmıştır. Rum tarafının tazminat adı altında herhangi bir toprak talebinin olması asla söz konusu değildir.
4. Toprak
Cenevre’de gerçekleştirilen müzakereler esnasında KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın KKTC topraklarını %36 dan %29 a düşürmeyi kabul ettiği haritayı BM heyetine sunması uzun süren tartışmalara yol açmıştı. KKTC topraklarının %20 oranında azalması anlamına gelecek olan bu haritayı BM heyetine sunmanın hiçbir izahı yoktur. Adada ortak bir devlet olsun ya da olmasın Türk topraklarının bu derece küçülmesi söz konusu olmamalıdır.
5. Yönetim ve Güç Paylaşımı
Olası bir ortak devletin kurulması durumunda Türk tarafının iki temel talebi vardır. Kurulacak devletin siyasi yapısında eşitlik ve dönüşümlü başkanlık. Rum tarafı ise bu iki talebi de şiddetle reddetmektedir. Rum lider Anastasiadis; ‘’Azınlığın çoğunlukla eşitlenmesi kabul edilemez’’ diyerek daha işin en başında Kıbrıs Türkü’ne kurulacak devletin ortağı değil de, bir azınlık muamelesinde bulunmaktadır. Bu ifadeler Rum tarafının niyetinin ne olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
6. Güvenlik ve Garanti
Rum tarafı Yönetim ve Yetki Paylaşımında esneklik gösterebileceklerinin sinyalini veriyor. Bunun tek yolunun ise Türk tarafının Güvenlik ve Garanti başlığında atacağı adımlara bağlı olduğunu ifade ederek, adada tek bir Türk askerinin kalmamasını ve Türkiye’nin Garantörlük hakkından vazgeçmesini istiyorlar. Türkiye’nin asker sayısını %80 oranında düşürme teklifini de kabul etmeyen Rum tarafı adada tek bir Mehmetçik istemiyor. Zürih ve Londra anlaşmaları ile adanın tamamı için kazanmış olduğumuz Garantörlük hakkımızdan da vazgeçmemizi de değişen ve gelişen dünya şartlarına bağlayarak laf kalabalığı yapmaya devam ediyorlar. Bildiğiniz üzere, Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumak için Rusya-İran-Türkiye garantör olmuş durumdadırlar. Görüldüğü gibi 21. Yüzyıl şartlarında da garantörlük hala geçerliliğini sürdürmektedir. Hele Kıbrıs’ta Türkiye’nin bu hakkından vazgeçip, adadaki askeri varlığını sonlandırması ENOSİS budalalarının iştahını kabartıp, EOKA’yı hortlatarak Kıbrıs’ı Türk mezarlığına çevirmekten başka bir işe yaramayacaktır.
Kıbrıs Türk’ü Kendi Kaderini Tayin Etmelidir
Bugün yarın derken yarım asrın geride bırakıldığı müzakere masalarından Kıbrıs Türkü’nün lehine bir karar çıkmayacağı aşikârdır. Eşit statü ve yetkilerle kurulsa dahi bu devletin uzun süre yaşayamayacağı da ortadadır. Rumların ve Yunanistan’ın kafalarındaki nihai çözümlerinin ‘’Türksüz bir Kıbrıs’’ olduğunu söylemeye gerek dahi yoktur. Böyle bir tabloda, birleşik Kıbrıs’tan, çözümden, kalıcı barıştan bahsedilerek geçirilen her dakika ziyan olmaktadır. Kıbrıs Türkü ve Türkiye, Kıbrıs davasının tek haklı tarafıdır. Uluslararası arenada Rumların adanın tek sahibi olarak kabul edilmesine sert şekilde karşı çıkılmalıdır. Adadaki Türk varlığı bir azınlık, Türk Cumhuriyeti ise bir derebeylik değildir. Önümüzdeki yeni dönemde müzakere fasılları bir daha gündeme gelmemeli, KKTC’nin ekonomik refahını arttırmak çeşitli eylem planları hazırlanmalıdır. Tüm dünya nezdinde Kıbrıs’ın tek sahibiymiş gibi hareket eden ve kendisine ‘’Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’’ adını veren Rum kesimine ve Rumların destekçilerine cevaben; KKTC’nin adı KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ olarak değiştirilmelidir. Türkiye; Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin siyasi entegrasyonu için canla başla çalışmalı, bağımsız devlet olarak dünyaca kabul görmesini sağlayacak adımları ivedilikle atmalıdır. Kıbrıs Türkü’nün geleceğe güvenle bakması, adadaki sulh ortamının devamı ve meselenin kalıcı olarak çözüme kavuşması için Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulmasından başka bir seçenek yoktur.
Osman KEPENEK
Akademik Araştırma Enstitüsü Başkanı
Eskişehir Yenigün Gazetesi Köşe Yazarı
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.
0553-437-70-43

http://kafkassam.com/kibris-turkunun-yeni-yol-haritasi-ne-olmali.html

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC) 34. kuruluş yıl dönümü Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de resepsiyonla kutlandı.

KKTC'nin Azerbaycan Temsilcisi Ufuk Turganer'in (solda) ev sahipliğinde düzenlenen resepsiyona,

Azerbaycan Diasporadan Sorumlu Devlet Komitesi Başkanı Nazim İbrahimov, Türkiye'nin Bakü Büyükelçisi Erkan Özoral,

Askeri Ataşe Tuğgeneral Zafer Ocak, milletvekilleri, Azerbaycan'da faaliyet gösteren Türk kurum ve kuruluşlarının temsilcileri,

iş adamları ve çok sayıda davetli katıldı.

https://anadoluimages.com/p/13192433

Thursday, 09 November 2017 00:00

KKTC - Türkiye Arasında Yeni Ticaret Anlayışı

Written by

Cuma günü, KKTC Ekonomi ve Enerji Bakanı Sunat Atun ile T.C. Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi arasında Ankara’da yapılan “Gıda ürünleri ile endüstri ürünlerinin gözetime tabii tutulmadan, gümrükten muaf tutularak ihracatına ilişkin anlaşma” ve söz konusu anlaşma sonrası yapılan geleceğe yönelik mutabakatlar çok önemli.

Bakan Atun’un, KKTC ve Türkiye arasında senelerdir yapılmakta olan ithalat ve ihracat işlemlerinde yıllardır yaşanan sorunları tespit ederek, masaya koyması ve mevcut sorunların çözümü ile geleceğe yönelik tedbirlerin alınması girişimine belli ki Türkiye Cumhuriyeti hükümeti her zamanki gibi olumlu, hatta çok olumlu yaklaşmış.

Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin bu toplantı sonrası yaptığı açıklamada “KKTC üzerindeki haksız uygulamalar ortadan kalkana kadar ayrıcalıklar sunmaya devam edeceklerini”  söylemesi Türkiye’nin KKTC’ye şimdi var olandan çok daha fazla önem verdiğinin ve olası bir çözüme kadar da Kıbrıslı Türklerin Türkiye’nin tüm nimetlerinden faydalanmasını öngörüyor. BM Güvenlik Konseyinin, insanlığın yüz karası 18 Kasım 1983 tarih ve 541 numaralı kararı sonrasında Kıbrıs Türk halkına uygulanan acımasız ambargolar nedeni ile ellerinden alınan dört özgürlüğün ve kısıtlamaların olumsuz etkilerini iyice azaltmaya yönelik tedbirlerin düşünüldüğü ve sıra ile uygulamaya konduğu kesin.

Bu toplantıda alınan kararlar gerçekten çok radikal. Bilmekte fayda var.

Dalgalanan döviz kurları nedeni ile geçmişte, Türkiye’den yapılan ithal ürünlerde, faturalamanın Dolar üzerinden yapılması nedeni ile yaşanan enflasyonist etkileri azaltmaya, KKTC’nin ihracatını da arttırmaya yönelik alınan söz konusu karar, çok önemli bir gelişme.

Türkiye ile KKTC arasındaki ticarette, KKTC’de üretilen gıda ürünleri ile endüstri ürünlerinin gözetime tabii olmadan, gümrükten muaf tutularak Türkiye’ye ihraç edilebilecek olması, yerel sanayimizin gelişmesine ve büyümesine büyük bir destek olacak. KKTC’de üretilen mallar, Türkiye’de yurt içinde üretilmiş gibi işlem göreceğinden dolaşımı serbest olacak. Buna ilaveten ithalat ve ihracatta sadece Türk lirası kullanılabileceği fikrinin ortaya atılması ve kısa bir zaman dilimi içinde de gerçekleştirilecek olması büyük bir gelişme. Türkiye’den yapılacak ithalatta ve Türkiye’ye yapılacak ihracatta, maliyetin küçük bir oran dahi olsa yükselmesine neden olan bankalarda yapılan işlemlerin de gözle görülür bir şekilde azalacağı kesin.

Bu uygulamanın yürürlüğe girmesinden sonra KKTC’den Türkiye’ye yapılacak ihracatın 2018 yılının sonunda 100 milyon doların üzerine çıkarılması hedefi ise mevcut ihracat miktarının önümüzdeki 13 ay içerisinde neredeyse 3 kat artacağını öngörmekte. Ve bence en önemli uygulamalardan bir tanesi de, KKTC’de ticari faaliyet gösteren kişi veya şirketlerin, Türkiye’den satın aldıkları ürünlere yönelik KDV muafiyeti konusundaki problemlerinin çözülmesinin masada olması. Bu uygulama, KKTC’de ellerinde acentelikler olmayan veya büyük boyutlarda ithalat yapamayan ithalatçıların Türkiye piyasasından satın alarak KKTC’ye ithal ettikleri ürünlerin perakende satış fiyatlarında asgari yüzde 15 düşüş getirecek.

Tüm bu gelişmeler aklıma, ABD, Kanada ve Meksika arasında imzalanan NAFTA’yı (North America Free Trade Agreement) ve 2010 yılında çalışmaların başlatıldığı Türkiye, Suriye ve Lübnan arasında, ürünlerin, sermayenin, kişi ve hizmetlerin serbest dolaşımı ve tüm işlemlerde Türk Lirasının kullanılması anlaşmasını getirdi. Uygulanabilseydi, bugün, Türkiye, Suriye ve Lübnan arasında Türk Lirasının kullanıldığı ortak bir ekonomi olacaktı. Ki; böylesi bir uygulamanın “Dolar” adına kötü bir örnek olacağı, dünya ticaretinde Dolar’ın tahtını sallayacağı ve diğer komşu ülkelere de sıçrayabileceği korkusu nedeni ile 2011 yılının Mart ayında başlayan Suriye Baharı’nın kasten Dolarcılar tarafından başlatıldığı iddiaları da sık sık dile getirilmekte...

Türkiye’den TL ile ithalat ve ihracat, bence günümüzün en önemli gelişmelerinden ve kazanımlarından bir tanesi..  

Prof. Dr. Ata ATUN

KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı

http://www.turkishny.com/authors/257094-prof-dr-ata-atun/257094-prof-dr-ata-atun

Prof. Dr. Ata ATUN

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Mesut Barzani geçmiş aylarda yaptığı açıklamada “Kürt halkı için referandum yolu ile gelecekleri hakkında vermenin zamanı gelmiştir ve ortam da uygundur” diyerek, Kürtlerin gelecekleri konusunda karar verme zamanının geldiğini uluslararası kamuoyuna işittirmişti. DEAŞ’ın karşı çıkmasına ve IKBY bölgesinde uzun zamandan beridir sürmekte olan ekonomik bunalıma ve sıkıntılara rağmen bu açıklamanın siyasi devamı çabucak geldi. Mesut Barzani Erbil Kentindeki başkanlık ofisinde kabul ettiği Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres ve beraberindeki heyete özellikle IKBY’nin kaderini tayin edecek “Bağımsızlık Referandumu” konusunun açtı ve “Dünyanın IKBY halkının kendi geleceği hakkında vereceği karardan haberdar olabilmesi için yakın bir zamanda bağımsızlık referandumu düzenleyeceklerini” resmen BM Genel Sekreterine ve yanındaki heyete söyledi.

Senkronize olarak Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) Irak Parlamentosundaki seçilmiş Milletvekili Erdelan Nureddin de, Irak hükümeti yetkilileriyle yaptığı görüşmelerde, “Bağımsızlık Referandumu”nun Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi parlamentosu için 2017 yılının Eylül ayında yapılacak Milletvekili ve Başkanlık seçimleriyle birlikte gerçekleştirileceğini açıkladı. Böylece Irak Kürdistan Bölgesel Yönetiminde yapılması için uzun zamandır çaba harcanan “Bağımsızlık Referandumu”nun adı da konmuş oldu.

 

Bu referandumun yapılabilmesi için öncelikle bağımsız bir “Seçim Kurulu”nun oluşturulması olmazsa olmaz bir uluslararası kural. Bu yapılmazsa oylama “Diktatörlük” veya da “Dernek Seçimi” olarak addediliyor.

Gerçekte Başkan Barzani’nin yaptığı açıklamanın devamı da var. Barzani “Yapılacak bu referandum devlet ilanı amaçlı değildir. Daha ziyade bağımsızlık konusunda Kürt halkının isteğini belirlemek ve Kürt liderlerin uygun bir zamanda ve koşulda Kürt halkının isteğini yerine getirmeleri konusunda ne düşündüklerini saptamak içindir” diyerek gerçek niyetini de saklamıyor.

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Meclisinin eski başkan yardımcısı Aso Karim’in açıklaması ise çok dikkat çekici. “Merkezi Irak hükümeti ile Federalizm denememiz hiç başarılı olmadı. Hiçbir sorunumuz çözülmedi. Özellikle de Şiiler Anayasayı dikkate almadılar, kafalarınca takıldılar. Kürtler olarak bizler, daha başka yöntem ve formül bulmak zorundayız. Aksi takdirde bizim yasal ve politik statümüz hiç ilerleme göstermeden olduğu gibi kalacaktır.” Aso Karim’im sözleri, Eylül ayında yapılması planlanan referandumun gerekçelerini ortaya koyuyor.

IKBY Başkanı Mesut Barzani’nin babası olan Molla Mustafa Barzani, 1946 yılında Kürdistan Demokratik Partisini, Irak hükümetinden otonomi elde etmek için kurmuştu. Oğlu mesut Barzani’ye de “Başkanlık” görevini 1979 yılında devretmişti. 2000’li yıllara kadar oğul Barzani “Bağımsızlık” kelimesini ağzına almadı ve hiçbir yerde bağımsızlığa değinmedi. Ne zaman Kürt Bölgesi Irak Anayasasında yerini aldı ve Kürtler kendi başlarında ayakta durmaya başladılar, o vakit Merkezi Irak Hükümeti ile araları soğumaya başladı. Ekonomik sıkıntılar bağların kopmasını hızlandırdı ve Kürtler her fırsatta “Bağımsızlık” kartını ortaya koydular.

Küresel ve bölgesel gelişmeler, bağımsızlığı ilanı için Referandum yapılmasına izin vermiyor ama Kürdistan Demokratik Partisi ile Kürdistan Vatansever Birliği’nin aldığı bu ortak karar, bu sefer, ne pahasına olursa olsun “Bağımsızlık Referandumu”nun yapılacağına işaret etmekte.

Genel kanı ABD, AB ve diğer devletlerin bu referandumu şimdilik tanımama eğiliminde oldukları, İsrail’in ise destek verdiği şeklinde. Sonucu bekleyip göreceğiz ancak bundan 34 yıl önce bağımsızlığını ilan etmiş olan KKTC’yi tanımamak için elden geleni yapan ABD ve AB, emsal teşkil edecek bir karara imza atıp, her zamanki ikiyüzlülüklerini ortaya koyacak gibi görünüyor….

 

http://www.turkishnews.com/tr/content/2017/05/21/kurtler-bagimsizlik-ve-taninma-istiyor-ya-biz-prof-dr-ata-atun/

LATEST NEWS