Powered by Joomlamaster.org.uatogether with Joomstudio.com.ua

 

                                                                                                                                                                                          Az (1) Ru (1) En (1)

Northern Сyprus

Northern Сyprus (20)

Monday, 25 February 2019 00:00

Kıbrıslı Rumların Bizans entrikaları

Written by

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, mevcut durumu devam ettirmek ve dönemin Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Makarios tarafından “Zorunluluk Doktirini” gibi hiçbir geçerliliği olmayan bir mahkeme kararının arkasına saklanarak ele geçirdiği sözde Kıbrıs Cumhuriyetini elde tutmak için, her tür yolu -etik ve yasal olup olmadığına bakmaksızın- deniyor.

Crans Montana’da 30 Haziran 2017 tarihinde çöken müzakerelerin sorumluluğu Güney Kıbrıs Rum Yönetimine ve dolayısıyla Rum lider Anastasiadis’in sırtına yüklenince, Anastasiadis kendi aklınca bir çıkış noktası yaratmaya çalıştı. Seçtiği yol ise akılları bulandırmak ve belge karmaşası yaratmak oldu.

2018 yılında yapılan seçimlerde tekrar Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Başkanı seçilince önce sanki de Crans Montana’da yayınlanan belgelerin içinde “Sıfır Asker, Sıfır Garanti” tezini, kabul edilmiş ve yer almış gibi yaymaya başladı. Arkasından da Kıbrıslı Türklerin “Eşitlik, kararlarda belirleyici oy ve devlet yönetimine etkin katılım” isteklerini “Kurulacak Devletin İşlerliğine engel teşkil edeceği” iddiası ile yeni devletin bu eşitlik nedeni ile “İşleyebilir bir Devlet” olmayacağı savını yaymaya başladı.

Aklınca, Crans Montana görüşmelerinin çökmesinin nedenlerini Kıbrıslı Türklere ve Türk tarafına yüklemek için “Türk askerinin tümü ile geri çekilmesi, garantilerin kaldırılması ve siyasi eşitliği kabul etmemeleri sebebiyle Crans Montana görüşmeleri çökmüştür” iddiasını ilgili taraflara kabul ettirmeye çalıştı.

Tüm bunları ilgili taraflar yutmayınca son çareyi “Belge karmaşası yaratarak sorundan kurtulma” yolunda buldu.

Anastasiadis’e göre BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in 30 Haziran 2017 tarihinde Crans Montana’da taraflara sunduğu “Guterres Çerçevesi”nde altı başlık var. Bu başlıkların içinde Güvenlik ve Asker konusu yer alsa da BM Genel Sekreterinin “Güvenlik ve asker konularını sizin görüşme yetkiniz yok. Bunu ancak Garantörler kendi aralarında görüşüp sonuçlandırabilirler” tavsiyesi bulunmakta. Anastasiadis’in “sıfır asker, sıfır garanti” iddiası da BM Genel Sekreterinin bu görüşünden sonra geçerliliğini tamamen kaybetmiş oldu.

BM Genel Sekreteri, Crans Montana’da “varılacak çözümün hangi alanlarda nasıl uygulanacağına değinen” resmiyet içermeyen bir “Non Paper” sundu. Tarafların hiçbirinin açıklamadığı bu belgeyi, bir başka amaçla Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Kotzias açıkladı. İşin garip yanı söz konusu belge, müzakereler çöktüğü için taraflar arasında hiç görüşülemedi ve bir kenara atıldı.

Tüm bu gelişmelerden sonra köşeye sıkışacağını hisseden Anastasiadis 4 Temmuz tarihinde BM Genel Sekreterine “Sıfır asker, sıfır garanti olmazsa masaya oturmam” “mealinde bir mektup yazarak gönderdi.

İşte Anastasiadis’in Crans Montana’da “Sıfır asker, sıfır garanti talebimiz kabul edildi” iddiası bu mektuptan kaynaklanmakta. Güya kendisinin yazdığı bu mektupla içeriği BM Genel Sekreteri tarafından kabul edilmiş ve uygulamaya konmuş da Türk tarafı kabul etmemiş ve kendisi de bu nedenle müzakerelerin çökmesinden de sorumlu değilmiş.
Tam da Kıbrıs Türkçesi ile “Hikayeden zurna!” Elle tutulur, ciddiye alınacak en küçük bir tarafı bile yok.

Şimdi de suçlamalardan yılan Anastasiadis, 4 Temmuz’da dönemin BM temsilcisi Eide’nin kendilerine söz konusu bu “Non Paper” olarak addedilen belge ile ilgili açılım yaptığını ve bunun tutanaklarda olduğunu ama bu tutanakların kaybolduğunu iddia etmeye başladı.

Belli ki Kıbrıslı Rum lider kendi kazdığı kuyuya düştü ve düştüğü çukurdan kurtulmak için her yolu, her yalanı deniyor. Bakalım bu yalan rüzgarı kendisini bu defa nereye savuracak!

Prof. Dr. Ata ATUN
Akademisyen,
KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı

Friday, 04 January 2019 10:10

Kıbrıs Rum Kilisesi’nin Entrikası

Written by

Yazı 2010 yılında yazılmış

Ata Atun

Bu gün 2010 yılının son günü. İyisi ile kötüsü ile bir koca yılı daha geride bıraktık.

Yaşam sürmekte, olaylar akıp gitmekte.

Tüm Okurlarımın YENİ YILINI kutlar, sağlık ve mutluluk dolu nice yıllar dilerim.

Kıbrıs’ımızda, 431 yılında kurulan Rum Ortodoks Kilisesi, tarihe entrikacı olarak geçmiş ataları Bizanslıların yolunda yürümeye devam ediyor. Belli ki hiç akıllanmamış.

Yıllardır Kilisenin Kıbrıs’ın tümünü Rum idaresi altına sokmak ve Helen yapmak konusunda çevirmediği dolap, hazırlamadığı tuzak ve oynamadığı oyun adeta kalmadı.

2006 Eylül’ünde II. Hrisostomos Başpiskopos seçilmesinden sonra kiliseyi iyice Kıbrıs sorununun içine soktu ve son sözü söylemek konusunda önce Papadopulos’la sonra da Hristofyas’la adeta yarışa girdi.

Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesinin ve de ağabeyi Fener Patrikliğinin tarihi, Türklere karşı isyan hazırlıkları, Rum halkını isyana teşvik etmek ve başkaldırı için para ve silah toplamakla doludur.

Kıbrıs’ta, Osmanlı döneminde 14 papazın Vali Küçük Mehmet Paşa tarafından asılması ile son bulan 1821 isyanı ile 1931 yılında İngiliz döneminde Vali Konağının yakılması, bunların en güzel örneklerinden biridir.

II. Hrisostomos, kendisinden evvel Başpiskopos olan I. Hrisostomos’un yaşlanması ve çok hasta olması nedeni ile vekâleten (locum tenens) getirildiği Başpiskopos’luk makamına Sen Sinod Meclisi tarafından seçilmesinden sonra yaptığı ilk iş, ne kendisinin ne de Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nin üzerinde egemenliği bulunduğu KKTC toprakları üzerine göz dikmek ve kendini Hıristiyan dünyasına acındırarak topraklarımıza sahip çıkmak için entrikalar düzenlemek oldu.

Bu ülküsüne de KKTC’de dini bölgeler ilan etmek ve bunların başına da Metropolit ve Piskoposlar atamakla başladı.

Tezgahlamak istediği oyun büyük. Önce dini bölgeler ilan edilecek, sonra başlarına din adamları atanacak, sonra ayinler düzenlenecek, sonra onların bu bölgelerde ikameti istenecek, sonra da kiliselerin boş kalmaması için her ayine güneyden Rumlar taşınacak ve KKTC topraklarında Rumların varlığı olağan ve güncel hale getirilecek. KKTC hükümeti bu yapılacaklara karşı gelir, yasaklamalar koyarsa, Hıristiyan dünyasında yaygara kopartılacak ve mazlum rolüne bürünülecek.

İşte tezgah bu.

KKTC’ye, silah zoru ile, AB destekli politik düzenbazlıklarla hakim olamayan Rum Yönetimi, dini kullanarak KKTC topraklarına girmeyi ve orada kalmayı planlıyor.

II. Hrisosotomos işe önce Sen Sinod meclisinden çıkardığı kararlarla Salamis (Konstantias) dini bölgesini Metropolitlik, Maraş (Arsinoe) ve Karpaz (Karpasias) dini bölgelerini de Piskoposluk olarak ilan ederek başladı.

Arkasından Karpaz diyakozluğuna yani piskoposun yönetimi altında bulunan bölgeye, 2007 yılında Christophoros Tsiakas’ı, Maraş diyakozluğuna, 2008 yılında Nektarios Spyrou’yu ve Salamis ve Mağusa diyakozluğuna da 2007 yılında Vasileios Karajiannis’in atanmasını ve resmen seçilmesini gerçekleştirdi.

Hedefi önce KKTC topraklarını kendi yönetimi altında dini bölge olarak ilan etmek, arkasından başlarına uluslar arası tanınmışlığı olan Sen Sinod Meclisi tarafından piskoposları seçerek getirmek, sonra da insani açıdan kulağa ve vicdana olumlu gelen ayinler düzenlemek talebinde bulunarak, seçilen piskoposları bölgeye göndererek ayinler düzenlemek ve onların kalıcı ikametlerini sağlamak.

Piskoposlar bir kez bölgeye yerleşince, yanlarına yardımcılarını, kilise papazlarını, keşişleri ve sivil papazlar ile kilise görevlilerini göndererek fiilen mevcut kiliseleri Rum Ortodoks Kilisesinin denetimi altına alacak ve arkasını Hıristiyan dünyasına dayayarak bir daha çıkmamak üzere KKTC topraklarına yerleşecek.

Sonra da cemaatini çağıracak ayin yapmak için.

II. Hrisostomos’un ve Rum siyasilerin, KKTC hükümetinin iznini almadan Dip Karpaz köyünde ve Sipahi köyünde Noel kutlamasını bahane edip ayin yapmak istemeleri ve buna KKTC hükümeti mani olunca da yaygarayı koparıp AB’ye koşmalarının gerçek nedeni bu.

Şimdi de bunu Pınar Karşıyaka-APOEL basketbol karşılaşmasında Rumların Türk kafilesine saldırısı ile bağdaştırmaya çalışıyorlar ve KKTC hükümetinin bu kararı misilleme olarak aldığını yaymaya çalışıyorlar.

Hedefleri her zamanki gibi kendilerini acındırmak ve Türkiye’yi suçlamak.

Rum Ortodoks Kilisesi ve Rum Siyasiler, KKTC hükümetinden izin almadan KKTC topraklarında hiçbir eylem yapamayacaklarını artık bilmeleri gerekmekte.

Dini duyguları sömürerek, hiçbir yere varılamayacağını, bu adada iki halkın barış içinde yaşayabilmesi için birbirlerine saygılı olmaları gerektiğini elbet bir gün öğrenecekler.

O gün artık geldi çattı.

Prof. Dr. Ata ATUN

http://www.ataatun.com

31 Aralık 2010

https://www.turkishnews.com/tr/content/2010/12/31/kibris-rum-kilisesinin-entrikasi/

Wednesday, 12 December 2018 06:14

ABD’den Kıbrıs’ta yeni girişimler

Written by

Kıbrıs sorununun çözümü konusunda, daha doğrusu Kıbrıs’ta Yunanistan’ın açgözlülüğü sebebiyle uçup giden “Batı blokunun egemenliğinin tekrar kurulması” yolunda ABD’nin ve AB’nin ayak oyunları bitmek bilmiyor.

Şimdi gündem; BM Genel Sekreteri’nin geçici Kıbrıs Özel Danışmanı Jane Holl Lute’un müzakereleri başlatmak için attığı adımlar ve ABD’nin Güney Kıbrıs’ta yeni askeri üsler kurmak adına Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile yürüttüğü görüşmeler.

ABD, hem kara, deniz ve hava kuvvetlerini yasal bir şekilde adanın Rum kesimine yerleştirmek istiyor, hem de adada Rum üniter devleti kurdurup, Rumlara vekalet vererek kendisi ortalarda gözükmeden adayı yönetmek istiyor. Gerçekten çok akıllıca ve dahiyane.

BM Genel Sekreteri’nin geçici Kıbrıs Özel Danışmanı Jane Holl Lute, büyük bir olasılıkla 24-25 Aralık tarihlerinde kutlanacak olan Noel’den evvel Kıbrıs’a gelecek. Özel Danışman Lute’nin, Kıbrıs sorununa ABD’nin istediği şekilde bir çözüm bulmak konusunda acelesi olduğu kesin. Adaya geldiği gün KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimlerine zaman dilimi olarak 15 ay kalmış olacak. Asgari üç aylık propaganda dönemi içinde ciddi sonuçlara yol açabilecek veya önemli başlıklar içerek müzakerelerin yapılmasında fayda olmayacağı ve elle tutulur bir sonuç alınamayacağı için portföyündeki müzakerelere yönelik verimli kullanabileceği süre sadece 12 ay olacak.

Lute’nin önünde iki önemli konu var.

Birisi güya kendisi ile ilgili değil ama gerçekte çok ilgili. Ajandasında ilk sırada yer alan Kıbrıs Rum Kesiminde ABD askeri üslerinin kurulması ve yasal olarak ABD askerlerinin adada konuşlanması.

Diğeri de her tür ayak oyununu ve aldatmacasını kullanarak, gerekli aşamalarda tehdit ve şantaja da başvurarak içeriğinde Türkiye’nin 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasında yer alan garantörlüğünün kaldırılmasını, aynı şekilde 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasında yer alan İttifak Anlaşması ile adada yasal olarak bulunan Türk Alayının geri gönderilmesi için İttifak Anlaşmasının iptal edilmesini ve Garanti Anlaşması EK I, Madde 4 uyarınca adada yasal olarak bulunan Kıbrıs Türk Barış Kuvvetlerinin (Kolordu) Türkiye’ye geri dönmesini içeren müzakere gündemini taraflara kabul ettirip, ucu açık ve takvimi olmayan yeni bir müzakereyi, seçimlerde kim kazanırsa kazansın devam etmek zorunda kalacak bir şekil ve yöntemle başlatmak.

BM Genel Sekreteri’nin geçici Kıbrıs Özel Danışmanı Jane Holl Lute’nin adaya geliş hedefi ve misyonu ile kendisine verilen görev tanımı aynen bu şekilde. Cebindeki takvim de bu program ve hedefe milimi milimine ayarlanmış durumda.

Öte yandan, Rum lider Anastasiadis ve yönetimindeki Rum Hükümetinin, ABD hükümetine, Kıbrıs adasında İngiltere’nin egemen toprağı konumundaki Ağrotur (Akrotiri) ve Dikelya askeri üslerine ilaveten, bir başka bölge veya yerde askeri üs kurması için izin vermesi, Kıbrıs Cumhuriyeti 1960 (Uluslararası) Anayasasına aykırı olmasına ilaveten adada yasal olarak bulunan Kıbrıs Türk Barış Kuvvetlerinin (Kolordu) geri gönderilmesi taleplerine de aykırı ve zıt.

Belli ki, Kıbrıs Rum Yönetimi, AB üyesi olmasının avantajlarını kullanarak, Türkiye’ye karşı diplomatik ve sıcak bir savaş başlatmadan evvel, ABD’yi de yanına çekerek, Türkiye ile AB ile ABD’nin kanatları altında mücadele etmeyi hedefliyor.

Anastasiadis’in unuttuğu, daha doğrusu unutması için dualar ettiği, Rusya’nın bu gelişmeye göstereceği tepki. ABD’nin Kıbrıs’taki askeri yapılanma planına Rusya’nın tedbir amaçlı bazı karşılıklar vereceği kesin. Rusya, Kıbrıs adasında böylesi bir yapılanmanın bölgedeki istikrarı kötü etkileyeceğine, adanın daha fazla askerileştirilmesinin ve ABD ile NATO’nun dahil olduğu bu tür planların, ada için kaçınılmaz bir şekilde tehlike ve istikrarsızlığa yol açacağına inanmakta.

Hatırlatalım; 1974 Barış Harekatında son sözü ABD’nin aksine Rusya (SSCB) söylemişti ve Türkiye’nin önünü açmıştı. Tarihin tekerrürden ibaret olduğu sözünü yineletecek gelişmeler ışığında, son söz gene Rusya ve Türkiye’de olacak gibi görülüyor... 

Prof. Dr. (İnş. Müh.), Dr. (Ulus. İliş.) Ata ATUN

Akademisyen, Kıbrıs İlim Üniversitesi

KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı

e-mail: //e.mail.ru/compose?To= This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. " rel="noopener"> This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Wednesday, 05 December 2018 00:00

KKTC’de büyük tehlike: Maronit açılımı

Written by

Dr. Yurdagül ATUN

 

KKTC Cumhurbaşkanlığından, Maronitlerin KKTC’ye dönmesi için gerekenlerin acilen yapılması yönünde bir uyarı geldi bazı dairelere.

Müsteşar Gürdal Hüdaoğlu'nun, Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığı, Tarım ve Doğal Kaynaklar Bakanlığı ve Ekonomi ve Enerji Bakanlığı’na ayrı ayrı iletilen yazısında, Gürpınar, Karpaşa ve Özhan köylerinin altyapı işleri için toplam 9 milyon 820 bin 891 lira, 7 kuruşluk keşif bedeli belirlediği ifadeleri ile arazide yapılan çalışmalar sonucunda söz konusu köyler için altyapı kapsamında keşif raporları ve haritaların hazırlandığı yani kaynağın hazır olduğu belirtiliyor.

Özetle, “Cumhurbaşkanlığı'nda 26 Temmuz 2017'de gerçekleştirilen üst düzey toplantıda karara bağlanan ve kamuoyuna duyurulan Maronit Açılımı çerçevesinde Gürpınar, Karpaşa ve Özhan köylerinin yerleşime hazır hale getirilmesi için, planlanan çalışmaların tamamlanması gerekmektedir. Mali kaynak yaratılmasına imkân sağladığı anlaşılan yeni koşullarda gerekli projelerin ivedilikle tamamlanması büyük önem taşımaktadır” diyor Hüdaoğlu.

Crans-Montana sürecinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Kıbrıs Türk tarafının “ne olur vazgeçmeyin” niyetiyle beyan ettiği bir dizi açılımdan biri bu.

Öyle “aman gelsinler, ne olacak ki” sözleriyle geçiştirilmeyecek bir durum bu Maronit açılımı. İyiniyet göstergesi olarak ortaya konan en küçük adımı dahi atmayan Rumlara bir jest olmaktan öte, KKTC’nin toprak bütünlüğünün iğfali aynı zamanda.

Buradaki tehlikenin büyüklüğüne ve nedenlerine geçmeden önce, Maronitlerin, Gürpınar Muhtarı Parteslis Hacıfessas’la birlikte 2012 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’nu ziyaret ederek, köylerine dönme isteklerini dile getirdiklerini, Eroğlu’nun ise, "Şu anda hemen gelin diyecek pozisyonda değilim, bunun değerlendirilmesi lazım" dediğini, sonrasında bu konuyu gündeme dahi getirmediğini hatırlatmak gerek.

Eroğlu gitti, Rum taleplerinin kutsandığı bir döneme girildi.

Gelelim esas konuya;

Bundan 20 gün kadar önce Güney Kıbrıs’ta, Maronitler, Rumlar ve Kıbrıs Türkleri arasında bir toplantı gerçekleşiyor. Gürpınar Muhtarı Partelli Hacıfesa bu toplantıda yaptığı konuşmada, “Kıbrıslı Türklerin, Başsavcılığının, kuzeydeki bütün mülklerinin Maronitlere verilebileceğini söylediği bilgisini ilettiklerini” iddia ediyor.

Bu toplantıda ayrıca, Gürpınar'daki Maronitlere ait binaların yüzde 20'sinin Kıbrıslı Türklere tapulandığı, bu binaların dahi yasal sahiplerine geri verileceğini, bugünkü kullanıcılarına ise tazminat ve/veya başka mülk verilebileceği teyidinde bulunulduğu ileri sürülüyor.

Üstelik bu evlerin/binaların bakım ve onarımları ile altyapı çalışmalarının da Türklere ait olacağı!

Öncelikle bunun, müzakerelerin en çetrefilli konusu olan “mülkiyet” konusunda Rum tezlerinin kabulü olan bir açıklama olduğunu söyleyelim zira Kıbrıs Türkleri Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı dönemine kadar mülkiyet konusunu hep takas ve tazminat üzerine şekillendirmişler, Kıbrıs Türklerini tekrar göç etmeye/yer değiştirmeye zorlayacak her türlü talebi ellerinin tersiyle itmişlerdi.

Bugün “üç-beş Maronit’ten bir şey olmaz” diyenler, takas ve tazminatla birlikte, “iade” tuzağına düşüleceğini ve bu uygulamanın “emsal” teşkil ederek, Kıbrıs Türklerinin ellerini zayıflatacağını ve Kıbrıs Türklerinin yeniden evinden barkından edilmesine kapı açacağını idrak edebilmeli.

Bir başka mühim ve gözden kaçan konu, her fırsatta Rum idaresi altında yaşamaktan memnun olduklarını vurgulayan Maronitlerin ne sebepten Türk tarafından yaşama sevdasına düştükleri. Rum Meclisi’ndeki Maronit Temsilcisi Yiannakis Musas bundan birkaç yıl önce, Maronit toplumunun belirli bir stratejiye (!) sahip olduğunu ve köylerine dönmenin tek yol olduğunu düşündüğünü belirtmiş ama Maronit toplumun, 1960 yılında Kıbrıs Rum tarafına ait olmayı kabul ettiğini, Kıbrıs Rum toplumuna ait olmaya devam etmek istediklerini ve bu isteğe saygı duyulması gerektiğini de ifade etmişti!

Adam açıkça söylüyor; Türk tarafında yaşamak istiyoruz ama Rum yönetimi altında!

Maronitlerin Rum Meclisindeki şimdiki temsilcisi Andonis  Hacirusos da Rum Yönetimi Başkanı Anastasiadis’e, “Maronit   Cemaatinin   hedefi, köylerine, mallarına  ve kiliselerine geri dönmektir. Vatanın yeniden  birleşmesi için belirleyici  öneme sahip kritik bir dönemden geçtiğimizin  bilincindeyiz. Bu zor çabada Maronitler olarak sizin tarafındayız” dedi ve “Maronitlerin, Özhan ve Gürpınar’a derhal  yerleşmek ve olası bir siyasi çözümde Rum oluşturucu devletçiğinde olmak istediğini” de konuşmasının sonuna ekledi.

Görüldüğü gibi Maronit açılımı, Türk tezlerinin yerle bir edilerek, Rum taleplerinin yerine getirilmesi demek. Rum yönetiminde yaşamak isteyen Maronitler, Türk tarafına gelerek evlerine yerleştikten sonra sırada Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti topraklarının adım adım, “gerçek sahiplerine” iddiasıyla Rumlara verilmesi var. Peki İngiliz İdaresi döneminde Rumlara verilen Türk toprakları, 1950-1974 yılları arasında Kıbrıs Türklerinin yakılıp yıkılan köyleri, Ortega Raporunda yer alan maddi manevi kayıpların tazminatları ne olacak diye soran yok. Türk düşmanlığı atağı geçirenlerin bu durumu görmezden gelmesi normal ancak Kıbrıs Türklerinin bu adada verdikleri varoluş mücadelesini, 1950-1974 yılları arasında Kıbrıs Türklerine yaşatılan zulümleri ve bir alacak verecek davası varsa alacaklı tarafın Türk tarafı olduğunu bilenlerin buna sessiz kalması kabul edilebilir değil. Kıbrıs sorununda Rum tarafını romantize edip, bizim tarafı şeytanlaştıran Batı’dan adalet ve lehimize bir davranış bekleyemeyeceğimize göre, üzerimizdeki ölü toprağından kurtulmamız, muhakeme edebilmemiz, kar-zarar hesapları yapabilmemiz, Rum’un avukatlığına soyunmak yerine kendi haklarımızı savunmamız gerek, hem de acil olarak…

Son olarak, Güneyden Kuzeye göçmek isteyen kafası karışık Maronit kardeşlerimize bir hatırlatma; Tamam Rum yönetiminde yaşamak isteyebilirsin de burası Türk yönetimi. Rahmetli Rauf Denktaş’ın son günlerinde söylediği üzere, bağımsız bir cumhuriyet üstelik. Size ne vaat edildi bilmiyorum ama hem öyle, hem böyle olmuyor. Rum tarafında yaşamaktan memnun değilseniz, buyurun gelin, ev alın, yatırım yapın, Türk idaresi altında yaşayın ama “dur k…a yer edeyim, sonra sana neler edeyim” yok. Bilmem anlatabildim mi?

Not:  Maronitler, 9. ve 13. yüzyılda Levant'tan dinsel ve siyasi çatışmalar sebebiyle kaçarak, Kıbrıs'a yerleşen Hristiyan Araplar. Maronit açılımıyla 1200 civarında Maronit’in KKTC’ye yerleştirilmesi hedefleniyor. 1200 sayısı, -iki kişiden hesap edilirse-600 konutun iadesi anlamına geliyor.

Tuesday, 20 November 2018 07:40

Turkish Cyprus celebrates 35th anniversary

Written by
Greek Cypriot ‘intransigence’ responsible for lack of resolution, says Turkish vice president
 
 
 
 
Monday, 01 October 2018 05:54

“Doğu Akdeniz” denilen bölgeye bir bakalım.

Written by

Hüseyin MÜMTAZ

Şu sıralar her yerde, her şey, her gün hayli vahim ama bu sabah ben vahim bir Kıbrıs sabahına uyandım.
Ama önce “Doğu Akdeniz” denilen bölgeye bir bakalım.
Merkezde Kıbrıs vardır. Kuzeyi Türkiye; doğusu Suriye, İsrail, Lübnan; güneyi Mısır; çepeçevre her tarafında da petrol ve doğal gaz.
Boşuna “batmayan uçak gemisi” madalyası takılmamıştır Kıbrıs’a.
Böyle bir uçak gemisinin, çevresinde yer alan ve yukarıda saydığımız “tarihleri, kültürleri, din ve dilleri; dolayısı ile “çıkarları tamamen farklı” bütün bu ülkelerle aynı anda “dost olması” mümkün değildir. “Düşman olması”nı da zaten o ülkeler kabul etmez.
(Dikkat ederseniz adı geçen “çevre ülkeler” arasında Yunanistan yoktur. “Ama Rum nüfus var” saçmalığının arkasına da sığınmayın. O mazeret makul bir neden olarak görülüyor ise Türkiye’nin, burnunun dibindeki Türk nüfusun haklarını koruması neden acayip karşılanıyor?)
Onun için, Afrodit kıyılarında denize girdiğinden yahut Shakespeare “Othello Kalesi”ni yazdığından bu yana başı dertten bir türlü kurtulamamıştır Kıbrıs’ın.
Şimdi sıkı durun. Aşağıya sıralayacağımız olay/haberlerin hepsi sadece son 18 saatte vukubulmuştur.
1. ABD Donanması, USS Harry Truman uçak gemisi ve ona eşlik eden taarruz grubunun Akdeniz’de 6. Filo’nun faaliyet ettiği bölgede operasyon başlattığını açıkladı.
Operasyonun, “NATO müttefiklerine, Avrupa ve Afrika partner ülkelerine, koalisyon partnerlerine destek ve ABD’nin Avrupa ve Afrika’daki ulusal güvenlik çıkarlarını sürdürmek için” gerçekleştirildiği belirtildi.
6’ıncı Filo Komutanı Bayan Koramiral Lisa Franchetti, USS Harry Truman uçak gemisinin Akdeniz’de bulunduğu süre boyunca tüm yelpazedeki deniz operasyonlarını gerçekleştirmeyi planladıklarını söyledi.
Dikkat ettiniz mi? “Operasyon”; hem NATO müttefiklerine hem Avrupa ve Afrika’daki partner ülkelere, hem koalisyon partnerlerine destek hem de ve en önemlisi ABD’nin, Avrupa ve Afrika’daki ulusal güvenlik çıkarlarını sürdürmek için gerçekleştiriliyormuş.
Hepsini bir yana bırakın, “ABD’nin Avrupa ve Afrika’daki ulusal güvenlik çıkarına” işaret koyun.
Amerika, “ulusal güvenlik çıkarlarını” sınırlarından tam 11.000 kilometre uzakta korumaya kalkmaktadır.
Bu, saçmalığın daniskasıdır.
2. Hristiyan Ortodoks Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile Müslüman Mısır arasında denizaltında boru hattı ile doğalgaz taşınma anlaşması imzalandı.
Rum Enerji Bakanı Yorgos Lakkotripis ile Mısır Petrol Bakanı Tarek El Molla’nın imzaladığı anlaşmaya göre; Rum yönetiminin tek taraflı olarak ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde bulunan Afrodit 12’inci parseldeki doğalgaz, denizaltından boru hattı ile Mısır’daki doğalgaz sıvılaştırma terminaline taşınacak. Güney Kıbrıs’ta düzenlenen imza törenine Avrupa Komisyonu Enerji Genel Müdürlüğü Temsilcisi Anne-Charlotte Bournoville de hazır bulundu.
3. Beşar Esad güçlerinin füzeyle Rus savaş uçağını vurması üzerine, Rusya Suriye’nin Doğu Akdeniz kıyılarını hava ve deniz trafiğine kapattı. Suriye rejim güçlerinin fırlattığı füzeyle vurulan uçak için İsrail’i suçlayan Rusya, Akdeniz kıyısında yeni hamlelere girişti. Moskova yönetimi, Suriye kıyılarındaki hava ve deniz trafiğini durdurdu.
Kıbrıs medyasının haberini sayfalarına taşıyan İsrail’in Haaretz gazetesi, Rusya’nın adımını İsrailli yetkililere de doğrulattı. Buna göre, bugünden başlayarak önümüzdeki hafta Çarşamba’ya kadar bölgede hiçbir uçak ve gemi hareketliliği olmayacak.
4. Türkiye Cumhuriyeti Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez;
“a. Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin onay vermediği hiçbir projenin oldubittiye getirilmesine izin vermeyeceğiz, KKTC’nin adil ve eşit pay almadığı bir sisteme geçit vermeyeceğiz; b. Biz hep şunu dedik. Petrol varsa bulacağız. Daha fazla arama ve sondaj yapacağız. Buradan hareketle hidrokarbon arama ve üretiminin artırılması için son dönemde önemli adımlar attık; c. Fatih, önümüzdeki birkaç ay içerisinde ilk sondajını gerçekleştirmek için Akdeniz’de göreve başlayacak. İkinci sondaj gemimizin alımı için de çalışmalara başladık” dedi.
Buyurun, buradan yakın.
Yakarken de;
Fransa’nın Rum Kesimi tarafına askeri üs kurma hazırlıklarını, bu üste her türlü müdahaleye hazır halde bir askeri donanma yerleştirmesini…
…ve yine Rum kesiminde; a. Çıkarılacak doğalgaza el koymak için, b. Akdeniz’deki enerji güzergâhlarını kontrol etmek için; c. Müslüman dünyasına yönelik siyasi ve askeri kuşatmayı daha da güçlendirmek için İsrail, İngiltere, Fransa ve Yunanistan arasında bir askeri ittifak kurulmasını da dikkatlice bir kenara not edin…
Bu gerçekleri düşünerek yatarsak bakalım yarın nasıl saçma bir sabaha uyanacağız!

20 Eylül 2018

https://www.turkishnews.com/tr/content/2018/09/20/vahim-bir-kibris-sabahi-huseyin-mumtaz/

 

 

 

 

 

Friday, 28 September 2018 06:05

Rumların garantörlük aldatmacası

Written by

Rum lider Anastasiadis’in “dünya üzerinde Kıbrıs’tan başka hiçbir yerde bağımsız bir devletin garantörleri yok” ile “21. Yüzyılda artık garantörlük yok” cümlesinin -derinlemesine araştırma yaptıkça- yalan ve Kıbrıslı Türkler ile BM’yi aldatmaya yönelik olduğu bir bir ortaya çıkıyor.

Anastasiadis’in tek bir hedefi var. Kıbrıs adasını önce Rum egemenliği altına sokmak sonra da Yunanistan ile birleştirmek olan Yunanlıların ve Rumların iki asırlık hayalleri “Megali İdea”yı, yani “Büyük Ülkü”yü gerçekleştirmek.

Bunun tek bir yolu var. O da önce;

a) Türkiye’nin 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası EK I, İttifak ve Garanti Antlaşması içeriğince uluslararası hukuka göre Kıbrıs Cumhuriyeti’nin garantörlüğünün kaldırılması,

b) EK I, Madde 4’e göre adada bulunan “Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri”nin adayı terke zorlanması,

c) İttifak Anlaşmasına göre Türk Silahlı Kuvvetlerine ait 650 Kişilik Türk Alayı’nın adadan ayrılması,

d) Türkiye ile Kıbrıs adası ile yasal bağının koparılması,

e) Kıbrıs adasının yönetiminin, Rumların nüfus yapısına dayalı olarak çoğunluk iddiası ile ele geçirilmesi ve Kıbrıslı Türklerinin “Kurucu ortak” statüsünden, 1960 Anayasasında yer “Ermeni, Maronit ve Latinler” benzeri azınlık statüsüne indirgenmesi,

f) Adadaki Türk egemenliğine, varlığına ve kurucu ortaklığına son verdikten sonra Temsilciler Meclisinde 1964 yılında mevcut Kıbrıs Cumhuriyetine el koymak amaçlı, sadece Rum Milletvekillerinin oyları ile kabul edilen “Doctrine of necessity”, yani “Gereklilik doktrini” benzeri bir uygulama ile sadece Rum milletvekillerinin oyları ile 17 Temmuz 1974 tarihinde darbecilerin Cumhurbaşkanı Nikos Sampson’un yaptığı gibi “Kıbrıs Helen Cumhuriyeti”nin ilan edilmesi,

g) Son aşama olarak da “Kıbrıs Helen Cumhuriyeti”nin Yunanistan ile birleştiğini ilan ederek asırlık özlem olan “Enosis”i gerçekleştirmek.

 

Bunun için Rum lider Anastasiadis, Rumların Cumhurbaşkanı olmasının verdiği siyasi forsu kullanarak, bizleri ve Kıbrıs konusunun çözümü ile ilgili tarafları, hedefinin ilk adımı olarak “Türkiye’nin Garantörlüğü”nün kaldırılması yönünde kandırmaya ve ikna etmeye çalışmakta. Ama her ağzını açtığında da biraz daha yalancılığı ve sahtekarlığı ortaya çıkıyor.

Mesela, “Dünya üzerinde başka ülkelerin garantörleri yok” diyordu ya, araştırmalarım sonucu Almanya’nın, Japonya’nın ve Suriye’nin garantörlerinin olduğunun gerçeğine ilaveten şimdi de Avusturya’nın da garantörleri olduğu çıktı ortaya.

1959 yılının Şubat ayında önce Zürih’te sonra da Londra’da yapılan Kıbrıs Konferansında, kurulacak olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin garantörlerinin Türkiye, Yunanistan ve İngiltere olmasının mantığının Avusturya örneğinden alındığı gerçeğini tüm taraflar unutmuşa benziyor.

İlgili arkadaşlar, akademisyenler ve araştırmacılar Zürih Konferansı tutanaklarına göz atarlarsa, Zürih’te taraflarca Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasına konması kabul edilen EK I.

“Garanti ve İttifak Antlaşması”nın kökeninin Avusturya’nın kuruluş statüsü ve üzerinde mutabakata varılan garantörlük sistemi olduğunu göreceklerdir.

1955 yılında işgal güçleri Avusturya’dan çekilirken, Avusturya’nın tarafsız bir devlet olması ve garantörlerinin de ABD, Fransa, İngiltere ve SSCB olması kabul edilmiş yapılan uluslararası anlaşma ile. Yalancının mumu yatsıya kadar yanıyor maalesef.

O yüzden de Cumhurbaşkanımızın ve müzakere heyetimizin, garantörlük konusunda ortaya çıkan bu gerçekleri dikkate almaları gerekiyor.

Prof. Dr. (İnş. Müh.), Dr. (Ulus. İliş.) Ata ATUN

Akademisyen, Kıbrıs İlim Üniversitesi

KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı

e-mail: This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. (Kişisel) , This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. (Akademik)

http://www.ataatun.org

Facebook: AtaAtun1

Friday, 11 May 2018 06:22

AB’nin Türkiye hayalleri …

Written by

Kıbrıs Rum tarafı, Kıbrıs adasının Kuzey yarısında yaşamlarını sürdüren Kıbrıslı Türkler ile Türkiye’yi yok sayarak tek taraflı ilan ettikleri egemenlikleriyle, tek başlarına anlaşmalar yapmakta, ittifaklar imzalamakta. Tabi burada önemli olan Rumların ne yaptığı değil, üst akılların bölgedeki girişimleri.

Rusya’nın asırlardır süregelen arzusu Doğu Akdeniz’de güvenli bir yerinin olması. Adının ne olduğu çok önemli değil. İstediği, Kıbrıs’taki Ağrotur (Akrotiri) ve Dikelya gibi tamamen kendine ait toprağının bulunması. Körün istediği bir göz Allah vermiş iki göz misali şimdi Rusya’nın hem tamamen kendi kontrolünde bir deniz limanı var, hem de Ağrotur gibi… Tabi bir de hava üssü.

Petrol ve Doğalgaz boru hattı
Gelelim aynı bölgeden bir taş atımı uzaklıktaki Suriye’ye. Suriye’nin petrol üretimi bilinenden çok daha fazla ve zengin. Petrol yerin sadece 250 metre altında. Çıkarması çok kolay. Toplam olarak 14 petrol kuyusu var ve üretimi de 6-7 milyar varil civarında. Kıyaslama yapmak gerekirse, dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip olduğu iddia edilen Suudi Arabistan’ın petrol üretimi ise 12 milyar varil düzeyinde. Sadece bu bilgi bile niye Rusya’nın ve ABD’nin Suriye’de olduklarını açıklamakta. Doğu Akdeniz’deki doğalgaz yatakları da üç aşağı, beş yukarı aynı konumda.

Rusya’nın dünyanın en zengin doğalgaz yataklarına sahip olduğu iddia ediliyor ancak
2009 verilerine göre İsrail’in Münhasır Ekonomik Bölgesi (MEB) içinde yer alan Tamar’da 260 milyar metre küp (m3) ve Leviatan’da da 450 milyar m3 doğalgaz rezervi bulunmakta.
2012 verilerine göre de Afrodit bölgesinde 200 milyar m3 doğal gaz rezervi bulunmakta.
Bölgedeki toplam doğalgaz rezervi yaklaşık 900 milyar m3 civarında. Bu rakam ise Rusya’daki rezervin yarısına denk gelmekte.

 

Suriye ve Kıbrıs’ta mevcut sorununun niye çözülemediğinin yanıtını veriyor bölgedeki petrol ve doğalgaz kaynaklarının varlığı ve büyüklüğü. Gerçekte sorunun kökeninde yatan üst akıl Avrupa Birliği (AB).

AB’nin yumuşak karnı enerji.
Avrupa kıtasında artık ne kömür kaldı ne de başka bir toprak altı zenginliği. Yaşam koşullarının maddi açıdan zorlaşması nedeni ile aileler küçüldü, nüfus artmak yerine gerilemeye başladı. Yüzyıllardır sömürgelerinden elde ettikleri varlıklarını yemeye başladılar. Enerji gereksinimlerini de Rusya’dan petrol ve doğalgaz alarak karşılayabiliyorlar. Diğer üretici ülkelerden tedarik edilen petrol ve doğalgaz taşımacılık ve depolama nedeni ile Rusya’nınkinden daha pahalı. Kısaca AB’nin boğazına Rusya’nın eli yapışmış durumda. Rusya AB’nin boğazını sıkarsa AB ölmez ama yaşam koşulları daha da zorlaşır.

AB bu olasılığı bertaraf edebilmek için Rusya’yı devre dışı bırakmak istiyor ve bu nedenle de gözünü Suriye’ye ve Doğu Akdeniz’e dikti. Niyet çok açık; Suriye’de PYD ve PKK’yı silah ve para desteği ile güçlendirmek, silahlı terör gücünün sayısını 60 bine çıkartmak, ki an itibarı ile bu sayı 60 bini geçmiştir, Kuzey Irak’tan başlamak üzere Doğu Akdeniz’e kadar ulaşan güvenli ve PYD-PKK kontrolünde bir bölge oluşturmak ve bu bölgeye petrol boru hattını döşeyerek Kerkük petrolünü kendi kontrolündeki bu bölgedeki bir limana akıtmak ve Avrupa’ya göndermek.

Aynısını da doğalgaz konusunda yapmak için AB düğmeye basmış durumda. Hedefi Doğu Akdeniz’den çıkarılacak doğalgazı da İsrail, Kıbrıs Rum ve Yunanistan arasında yapılacak bir anlaşma ile Avrupa’ya taşımak. Hafta içinde Lefkoşa’da Kıbrıs Rum, Yunanistan ve İsrail liderleri toplanarak 2018 sonunda East Med doğal gaz boru hattı projesinin mutabakatını yaparak, imzalar attılar

Anlaşmalar yapmak tek başına bir önem arz etmemekte. Önemli olan yapılan anlaşmanın sürdürülebilir olması. Bunun için de AB’nin ileriye dönük 3 aşamalı bir de stratejik planı var.
– Türkiye’de önümüzdeki 10 sene içinde iç savaş çıkarılması,
– İsrail ile Suudi Arabistan’ın bölgede stratejik ortak ve müttefik haline getirilmesi,
– PKK-PYD terör örgütünün, hukuk dışı olmaktan çıkarılarak yasal hale getirilmesi.

Bu pembe ama olmazsa olmaz hayale engel olabilecek bir tek ülke var bölgede. Bu nedenle de ekonomi ve terör başta olmak üzere her türlü yöntemle, her yönden saldırılıyor anavatan Türkiye’mize…

Prof. Dr. Ata ATUN
KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanıhttps://www.turkishnews.com/tr/content/2018/05/11/abnin-turkiye-hayalleri-prof-dr-ata-atun/

Thursday, 01 March 2018 05:44

1964 Johnson Mektubunun Perde Arkası

Written by

Kıbrıs’ta, 21 Aralık 1963 sabahı kasten başlatılan toplumlararası çatışmaların ada sathına yayılmasından ve Rumların devlet gücünü kullanarak Kıbrıslı Türklere soykırım uygulamaya başlamasından sonra Kıbrıs’ta yaşanan çatışmaların artması ve Rum tarafının silahlanma kararı alması üzerine 2 Haziran 1964 tarihinde Türkiye hükümeti Kıbrıs’a çıkarma yapma kararını açıklamış ve gerekli hazırlıklara başlamıştı. Türkiye’nin bu konudaki kararlığını gören ABD yönetimi, Türkiye’nin bu çıkarma kararını önlemek için ABD Başkanı Lyndon Baines Jonhson imzalı, içeriği çirkin ve diplomatik teamüllere uymayan bir ihtar yazısını Türkiye Başbakanı İsmet İnönü'ye iletilmek üzere 5 Haziran 1964 tarihinde ,Türkiye'deki ABD Büyükelçisi Raymond Hare'ye şifreli teleks ile göndermişti. 

Bu çirkin üsluplu mesaj gerçekte, Türkiye’nin kendisine gelmesini ve uzun vadede ABD’den bağımsız bir diplomasi ve sanayisini geliştirmesinin başlangıcını oluşturdu. Bugün Türkiye kendi gereksinimi olan silahların yüzde altmışını tamamen kendi tasarım ve olanakları ile geri kalan yüzde kırkın yarısının da yüzde seksenini kendi olanakları ile üretiyorsa, bunu ABD Başkanı L. B. Johnson’un söz konusu çirkin mektubuna borçlu olduğumuz kesin.

Gelelim mektuba; Hafta içinde “Kıbrıs’ın 1964-1967 yılları arasında Yunanistan tarafından işgali” ile ilgili Rumca doküman ve belgeleri internette tararken aniden önüme Dimitris Konstantopoulos adlı bir gazetecinin Vassos Lissaridis ile yaptığı röportaj çıktı.

Sosyalist Milliyetçi EDEK’in kurucusu, Makarios’un özel Doktoru olan Vassos Lissaridis’i ben, çocukluğumdan beri tanıyorum. Babamın İngiliz Sömürge İdaresindeki görevi nedeni ile birkaç kez babamın çalışma ofisinde karşılaşmıştım kendisi ile. İngiliz sömürge döneminde EAM ulusal direnişi ile EOKA arasındaki köprü adamı idi ve Kıbrıs Cumhuriyetinin kurulması kararının alındığı Londra konferansında EOKA'yı temsil etmişti. 21 Aralık 1963 sabahında çatışmaların başlamasından sonra, kendine ait özel birliği ile Çağlayan Bölgesine saldıran, Rum Temsilciler Meclisi Başkanı iken ASALA’ya Trodos dağlarında eğitim kampı açtıran, PKK lideri Öcalan’a ünlü Rum gazeteci Mavros Lazaros adı altında C015918 no.lu Kıbrıs pasaportunu verdiren kişi ve tam bir Helen milliyetçisidir Lissarides.

Gerçekte tarihe “Johnson Mektubu” olarak geçen bu çirkin mektubun perde arkasında da Lissaridis’in yer aldığını öğreniyoruz röportajdan. Özetleyecek olursak, 21 Aralık 1963 sabahı başlayan Rum saldırılarından sonra Türkiye’nin huzursuzluğunu fark eden dönemin Cumhurbaşkanı Makarios, sağ kolu Vassos Lissaridis’i, dönemin Ticaret Bakanı Andreas Araouzo ile birlikte o yıllardaki adı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) olan günümüz Rusya’sının o dönemdeki Devlet Başkanı Nikita Kruşçev ile görüşmeye ve yardım istemeye gönderir.

Rusya Devlet Başkanı Kruşçev, kendilerini, dönemin Rus başkanlarının ve Politbüro üyelerinin yazlık köşklerinin bulunduğu, Karadeniz kıyısında, Gürcistan, Abhazya ve Rusya sınırı arasında yer alan Soçi şehrinde kabul eder.

Geçmişteki dostluklarından bahseden Lissaridis konuyu Türkiye’ye getirir ve “Türkiye’den saldırı bekliyoruz, Rusya bizim için ne yapacaktır?” diye kendisine sorar. Tabağındaki Yunanistan’dan gelen zeytini gösteren Kruşçev, “Bak bu zeytin senin vatanından gelmektedir. Size tehdit Türkiye’dendir, güzel hoş ama bizim gibi muazzam bir ülke, Türkiye gibi küçük bir gücün ülkenizi istila etmesine izin vermez.” der.

Lissaridis, “Bunları Makarios’a söyleyebilir miyim” diye sorduğunda da Kruşçev gülerek, “sakın bana buraya turistik bir gezi için geldiğinizi söyleme” cevabını verir.

Sonra da ABD Başkanı L. Johnson'a diplomatik bir mektup gönderir ve şunu der: “Eğer Türkiye, Kıbrıs'ı istila ederse, Sovyetler Birliği'nin Türkiye aleyhinde harekete geçmek için başka bir şeyi kalmaz ve bu hareket askeri amaçlı olacaktır…”

Bu olaydan bir buçuk yıl önce 16-28 Ekim 1962 tarihinde yaşanan Küba krizi ve bu krizin aşılması için Türkiye’nin ABD-SSCB arasındaki gizli bir anlaşmayla harcanmasından sonra askeri, ekonomik ve diplomatik gücünü ABD’ye ispatlayan SSCB’yi bir kez daha karşısına almak istemeyen ABD Başkanı Johnson, 5 Haziran 1964'te Başbakan İsmet İnönü'ye söz konusu çirkin uyarı/tehdit mektubunu yazmak zorunda kalmıştır.

Bu iddialar Gazeteci Dimitris Konstantopoulos’a ait ama gerçek olma olasılığı çok yüksek.

Prof. Dr. Ata ATUN

KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı

Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay, hükümeti ve Kıbrıs Türk tarafını temsilen doğalgaz konusunda önceki günlerde bazı diplomatik girişimler yaptıklarını ifade ederek, “Kıbrıs Türk tarafı doğalgaz konusundaki gelişmelerde bir aktör olarak hareket ediyor. Kıbrıs Türk tarafı artık doğalgaz konularında bir aktör konumundadır. İzleyici konumunda değildir” dedi.

Özersay, Kıbrıs adası ve etrafındaki doğal kaynakların sahibinin iki halk olduğuna işaret ederek, “Bizim rızamız olmadan bu kaynakların birileri aracılığıyla çıkarılması dünya piyasalarına taşınması bunun üzerinden gelir elde edilmesi, ‘ben size istediğim oranda veririm’ denilse bile anlamlı değildir. Bizim rızamız olmadan bunu yapmaları zaten uluslararası hukuka da, hakkaniyet ilkelerine de aykırı olan bir şeydir. Bir malın iki ortak sahibi varsa diğer tarafında rızası alınması gerekir, tek başınıza siz bu zenginliğe sahip olamazsınız. Bunun üzerinden bazı şirketlere yetki verip yolunuza tek yanlı devam edemezsiniz” ifadelerini kullandı.

Özersay, Kıbrıs Türk tarafının Türkiye ile birlikte verdiği mesajın açık ve net olduğuna işaret ederek, “bizi pasif bir konuma itmelerine müsaade etmeyeceğiz” dedi ve “Bu kaynağı birlikte işletme, işbirliği yaparak çıkarma ve dünya piyasalarına aktarma konusunda size bir öneri yaptık ve önerimiz halen daha geçerlidir. Bunu yapmaya varsanız buyurun yapalım. Bunu yapmaktan kaçınıyorsanız, ‘bizim rızamız ve iznimiz olmadan bunu yapmanıza müsaade etmeyeceğiz’ cümlesinin fiiliyata dönüştürülmüş halidir bugün yaşadığımız” diye konuştu.

Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay, BRT’de yayınlanan “17. Saat” isimli programa konuk olarak, Kıbrıs konusu, Rum tarafının yaptığı tek taraflı doğalgaz çalışmaları ve İtalya temasları ile ilgili açıklamalarda bulundu, soruları yanıtladı.

“CUMHURBAŞKANLIĞINDAKİ GÖRÜŞME SON DERECE VERİMLİ GEÇTİ”

Dışişleri Bakanı Kudret Özersay, ilk olarak Cumhurbaşkanlığında bugün gerçekleştirilen görüşmeye ilişkin değerlendirmede bulundu. Özersay, Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı başkanlığında Meclis’te temsil edilen partilerin katılımıyla gerçekleştirilen görüşmenin son derece verimli geçtiğini vurguladı.

Özersay, bu toplantının her hangi bir pozisyon belirleme toplantısı olmadığını ifade ederek, son derece önemli bir eşikte olduklarını ifade etti.

Kıbrıs müzakerelerinin son İsviçre’de yapılan toplantılarda sonuçsuz kaldığını ve BM Genel Sekreteri tarafından da ilan edildiğini anımsatan Özersay, Kıbrıs konusunda ara dönemde olunduğunu ve bu dönemin önemli bir dönem olduğunu kaydetti.

“Bundan sonra nereye doğru gidileceği veya iki tarafın bundan sonra birlikte bir yere gidip gidemeyeceği meselesi en önemli değerlendirmelerden bir tanesidir” diyen Özersay, bu yüzden bu kritik dönemde Cumhurbaşkanının Meclis’te temsil edilen siyasi partileri davet edip görüşlerini almasının kendileri açısından önemli olduğunu söyledi.

Özersay, görüşmeye partilerini temsilen katıldıklarını ve görüşlerini paylaştıklarını ifade ederek, görüşmede sadece Kıbrıs sorununun bundan sonra nereye doğru evirileceği değil, aynı zamanda Kıbrıs sorununun bir parçası olan doğalgaz krizinin bundan sonra nereye doğru gidebileceği ve Kıbrıs Türk tarafının pozisyonunun ne olması gerektiği konularını ele aldıklarını anlattı.

Hissiyatının; önemli ölçüde pek çok konuda bir görüş birlikteliği oluşacak bir zemin bulunduğu üzerine olduğunu ifade eden Özersay, önemli olanın bunu zamanı geldiğinde nasıl pratiğe dökecekleri olduğuna işaret etti.

Kudret Özersay, toplantıya katılan partilerin Kıbrıs’ta bugüne kadarki süreçlere bakılarak, bir sonuç alınabilmesi için aynı şeylerin tekrar edilmemesi gerektiği yönünde bir görüş birliği üzerinde olduğunu söyleyebileceğini ifade ederek, bugünkü görüşmenin ortak görüş ve farklı fikirlerden yararlanma bağlamında son derece yararlı olduğunu kaydetti.

“ULUSLARARASI TEMASLARIMIZ OLDU”

Dışişleri Bakanı Kudret Özersay, doğalgaz konusu ve İtalya’da temaslarda bulunduğu yönündeki iddialar üzerine şunları söyledi:

“Kıbrıs Türk tarafı doğalgaz konusundaki gelişmelerde bir aktör olarak hareket ediyor. Yani ‘birileri karar verir bir şeyler yapar, Kıbrıs Türk tarafı da seyreder, izler’ gibi bir durum artık yoktur.

‘Gerek Kıbrıs Rum liderliği gerekse uluslararası aktörler ve şirketler Doğu Akdeniz’deki doğalgaz konusunda Kıbrıslı Türkleri muhatap almak zorunda kalacaklardır’ demiştik.

Geçtiğimiz günlerde biz hükümeti ve Kıbrıs Türk tarafını temsilen Doğalgaz konusunda bazı diplomatik girişimler yaptık. Gerek yurtiçinde gerekse yurtdışında bazı uluslararası temaslarımız oldu. Diplomatik görüşmelerimiz oldu. Bu görüşmeler neticesinde bugün ortaya böyle bir sonuç çıktı. Bu aşamada bundan başka bir şey söylemem veya teyit etmem söz konusu değildir.

Kıbrıs Türk tarafı artık doğalgaz konularında bir aktör konumundadır. İzleyici konumunda değildir.”

Kudret Özersay, deniz yetki alanları ile ilgili Kıbrıs Rum tarafının çok yerde girişimde ve şikayette bulunabileceğini, ancak bu kaynakların tek sahibinin değil iki ortak sahibinin olduğunu tüm tarafların bildiğini ve kabul ettiğini belirterek, Kıbrıs Türk halkı ile Kıbrıs Rum halkının bu kaynakların ortak sahibi olduğunu kaydetti.

“TÜRKİYE İLE VERDİĞİMİZ MESAJ NETTİR”

Özersay, şöyle devam etti:

“Bu kaynakların sahibi iki halktır. Oranı tartışılır, ayrı bir meseledir. Ama bu kaynakların ortak sahibiysek eğer, bizim rızamız olmadan bu kaynakların birileri aracılığıyla çıkarılması dünya piyasalarına taşınması bunun üzerinden gelir elde edilmesi, ‘ben size istediğim oranda veririm’ denilse bile anlamlı değildir. Bizim rızamız olmadan bunu yapmaları zaten uluslararası hukuka da, hakkaniyet ilkelerine de aykırı olan bir şeydir. Bir malın iki ortak sahibi varsa diğer tarafında rızası alınması gerekir, tek başınıza siz bu zenginliğe sahip olamazsınız. Bunun üzerinden bazı şirketlere yetki verip yolunuza tek yanlı devam edemezsiniz.

En azından bizim Türkiye ile birlikte verdiğimiz mesaj açık ve nettir; bize ‘çözümden sonra zaten bu kaynakları birlikte kullanacağız’ diyerek böyle bir ‘havuç’ göstererek, bizi pasif bir konuma itmelerine müsaade etmeyeceğiz.

Bizim söylediğimiz şey şudur; ‘bunu birlikte işletme işbirliği yaparak çıkarma ve dünya piyasalarına aktarma konusunda size bir öneri yaptık ve önerimiz halen daha geçerlidir. Bunu yapmaya varsanız buyurun yapalım. Bunu yapmaktan kaçınıyorsanız, bizim rızamız ve iznimiz olmadan bunu yapmanıza müsaade etmeyeceğiz’ cümlesinin fiiliyata dönüştürülmüş halidir bugün yaşadığımız.

Buna müsaade etmeyeceğimizi gösteriyoruz ve aynı zamanda da ‘muhatap Türkiye’den önce Kıbrıs Türk halkıdır, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’dir, Kıbrıs Türk halkının iradesidir’ diyoruz.

Bu mesajın bu son yaşanan olayla da herkes tarafından anlaşıldığını gözlemleyebiliyoruz. Çünkü Rum tarafının şikayetlerine rağmen Rusya Federasyonu, ABD ve BM açıklamalarının içeriğine bakacak olursanız aslında uluslararası toplumun da uluslararası şirketlerin de burada normal olmayan bir durum olduğunu, bütün adayı temsil etme yetkisine sahip olmayan, kağıt üzerinde böyle gösterilse de fiiliyatta böyle bir durum olmadığını artık herkes görebiliyor. O yüzden artık Rum tarafının bu konuda şikayet etmesi diplomatik girişimde bulunması bir şey ifade etmez.

Eğer bir şey yapmak istiyorlarsa bizim aktif olarak katıldığımız bu diplomatik girişimlere olumlu yanıt versinler, buna olumlu ve yapıcı yaklaşsınlar, bu krizi daha farklı bir biçimde aşalım. Ama herkes bir defa daha gördü ki; Kıbrıs’ta kapsamlı çözüm olmadan önce eğer hepimize ait olan bu zenginlikler ile ilgili bir şey yapılacaksa ya her iki tarafın da rızasıyla birlikte yapacağız, ya da tek taraflı birinin rızası olmadan yapılmaya çalışılırsa biz buna müsaade etmeyeceğiz.”

Dışişleri Bakanı Kudret Özersay, Rum liderin bugün doğalgaz konusuyla ilgili yaptığı açıklamamaya da atıfta bulunarak, bu açıklamanın kendi iç kamuoyuna yönelik olduğunu ifade etti ve burada bir gerçeğin olduğunu, bunun da uluslararası çalışan bir İtalyan şirketin sorunu diplomatik yollarla çözemeyip bir anlamda bölgedeki çalışmalarına ara vermek durumunda kalması olduğuna dikkat çekti.

Özersay, gerçekliğin bu olduğunu ifade ederek, “Dolayısıyla kimse bu son yaşanan gelişmeden sonra diğer petrol ve gaz şirketlerinin hiçbir şey olmamış gibi aynen yollarına devam edeceğini düşünmüyor, bu zaten gerçekçi bir yaklaşım olmaz” dedi.

Kıbrıs Rum tarafının enerji planlarına aynı şekilde devam edeceğini söylese bile bu alanda faaliyet yapılmasını sağlayamayacaklarını, böyle bir yetkilerinin olmadığını, bu bölgede halen uyuşmazlığın sürdüğünü ve bu kaynakların başka sahibinin de olduğunu herkesin görüp bildiğini ifade eden Özersay, “Hükümetimizin Türkiye ile birlikte aldığı inisiyatif ile artık herkes bu kaynakların Rum tarafının aldığı tek başına kararlarla kullanılamayacağını görüyor biliyor” ifadelerini kullandı.

“KİMSE ARTIK KIBRIS TÜRK HALKINI KANDIRAMAZ”

Kudret Özersay, Rum liderin açıklamasına bakıldığında, farazi olan, varsayımsal olan konularla aslında Kıbrıs Türk tarafını bir nevi kandırabileceklerini düşündüklerinin görüldüğünü belirterek, şöyle devam etti:

“Öyle bir dönem artık geçmişte kaldı. Defalarca şu cümleyi kullanıyorlar: ‘Müzakereler zaten devam ediyor, doğal kaynaklar konusu federal hükümetin yetkisinde olan bir konuydu, bu konu bağlanmış durumdadır, o yüzden Kıbrıs sorunu çözülürse zaten iki taraf da bunu federal hükümette paylaşacak ve kullanacak.’

Peki çözüm ne zaman? Yaklaşık 50 yıldır müzakere yapıyoruz ve sonuç çıkmıyor ortaya. Takvim konulmasına karşı çıkıyorlar. Bu müzakere sürecinin olumlu sonuçlanmasını engelleyen bir duruşları vardır ortada. Müzakereler devam etsin de nasıl isterse etsin gibi bir yaklaşımları var. Dolayısıyla bu statükonun devamından rahatsız oldukları bir görüntü vermiyorlar. O yüzden müzakereler zaten devam ediyor, biz zaten müzakereler içerisinde federal ortaklıkta bunun paylaşılması konusunda uzlaştık demek içi boş bir cümleden ibarettir.

Çünkü çözüm sonrasında bunu paylaşmak farazi, varsayımsal bir durumdur. Oysa problem bugüne dairdir. Bir kaynağın tespit edilmesi çıkarılması ve dünya piyasalarına aktarılmasından bahsediyoruz.

Farazi bir gelecekle ilgili böyle bir cümle üzerinden bugüne dair Kıbrıs Türk halkını kimse kandıramaz. Daha önemlisi bu doğal kaynakların kullanılmasından elde edilecek olan gelirin Rum tarafının bugün yaptığı açıklamadan, bir fona yatırılmasından bahsediliyor.

Güneyde kalan Kıbrıs Türk malları konusunda da böyle bir fon kurmuşlardı kağıt üzerinde. Sözde çözümden sonra tazminat ödenecekti. Ama böyle bir fon var mı yok mu belli değildir. O da tamamen varsayımsal, farazi ve içi boştur.

Dolayısıyla kimse Kıbrıs Türk halkı ile Türkiye ile bu doğal zenginlikler ile ilgili ‘Biz yaparız biz çıkarırız biz elde edilecek geliri fona koyarız ondan sonra istediğimiz kadar size veririz’ gibi bir cümle ile kandıramaz. Böyle bir cümle inandırıcı olmaz.

Ortada samimiyet varsa işbirliği yapabilmemizin şartları mevcuttur. Bu son yaşanan olay da aslında işbirliği yapılabileceğini göstermiştir. Yeter ki niyet olsun.

Bunun Kıbrıs sorununun çözümünden sonra yapılması ideal olandır ama çözümden önce de iki tarafın zenginliklerden işbirliği yapması ve zenginliği paylaşmaya başlaması belki de Kıbrıs sorununun gelecekte çözülmesi açısından da önemlidir. Örnek de teşkil edebilir. Yani işbirliği yaparak her iki tarafın da kazanabileceğini herkesin görmesi sağlanabilir. Ama bizim rızamız olmadan ve biz dahil olmadan, bizi dışarı yaparak olamaz, buna müsaade etmeyiz.”

Dışişleri Bakanı Özersay, Kıbrıs müzakerelerine de değinerek, “Önemli olan müzakerelerin başlaması değil, önemli olan ortak bir hedefe sahip olunup olunmadığıdır” dedi.

“MÜZAKERELER MEVCUT STATÜKOYA HİZMET EDECEK BİR HALDEN ÇIKARILMAK ZORUNDADIR”

Özersay, şöyle devam etti:

“Kıbrıs Rum tarafı bizim ile yönetimi ve zenginliği paylaşmaya hazır görünmüyor. Dolayısıyla herhangi bir süreç başlatılmak isteniyorsa önce iki tarafın ortak bir hedefe sahip olduğu ve Kıbrıs Türk tarafına bir şeylerin değiştiğinin gösterilmesi lazım. Bu da bu iki alanda gösterilmelidir.

Bir yandan yönetimin ve gücün Kıbrıs Türk tarafıyla paylaşılmaya hazır olunduğunu Kıbrıslı Rumlar göstermek zorundadırlar. Diğer yandan da zenginliği Kıbrıslı Türklerle paylaşmaya hazır olduklarını göstermek durumundadırlar. Bu da tam da doğalgazla bağlantılıdır.

Şahsi görüşüm; doğalgaz konusunda zenginlikler konusunda eğer Kıbrıslı Türklerle bir şeyleri paylaşmaya hazır olduklarını gösteremiyorlarsa aslında bu ortaklıkla ilgili çok ciddi bir problem var demektir.

Yani ortak bir hedefe aynı düşünceye ve aynı yönde paylaşma iradesine sahip olup olmadığımızı bir test etmemiz lazımdır. Bu test diyalog yoluyla da BM üzerinden de olabilir. Bunu gördükten sonra ancak yeni bir müzakere sürecine ihtiyaç var mı başlanabilir mi o zaman konuşulabilir diye düşünüyorum.

Yani ‘Müzakereler başlasın ama nasıl isterse başlasın’ veya ‘Müzakereler kaldığı yerden başladın’ gibi yaklaşımlar bizi son 50 yıldır gözlemlediğimiz üzere kısır ve açmaz olan kısırdöngü olan aynı müzakere çehresine sokar diye düşünüyorum.

Kıbrıs Rum liderliği maalesef bugünkü statükoda müzakereler devam ettiği sürece kimsenin statükoyu sorgulamadığını görmüş durumdadır. Müzakereler sonuç almayacak şekilde devam ettiği sürece tek yasal devlet statüsünü kullanarak bu mevcut statükodan bu mevcut yapıdan faydalanmaktadırlar.

O yüzden müzakereler mevcut statükoya hizmet edecek bir halden çıkarılmak zorundadır. Aksi halde Kıbrıs Rum liderliği müzakerelerin devamını tabi ki ister. Çünkü kimse müzakereleri sorgulamayacaksa müzakereler devam etsin biz de diğer taraftan doğalgaz kazılarına devam edelim ne zaman Kıbrıs Türk tarafı ve Türkiye bu konuda sesini çıkarır dönüp kendilerine diyelim ki müzakereler devam ediyor şamata çıkarmayalım, müzakereler olumsuz etkilenmesin.

Biz artık Kıbrıs Türk tarafı olarak bugüne kadar yaşadığımız türden bir sürecin içeriine girme niyetimiz yoktur. Burada Kıbrıs Rum tarafının bir şeylerin değiştiğini göstermesi gerekir. Eğer bir şeyler değişmemişse kısır döngüye dönüşecek bir müzakere sürecinin anlamı yoktur. Sayın Cumhurbaşkanı bu şartlar içerisinde bir müzakereci atamayarak bir net mesaj vermiştir.

Önümüzdeki dönemde hükümetimizin düşüncesi; dış politikada Kıbrıs Türkünün bu bölgede hem doğalgaz konusunda hem Kıbrıs sorunu konusunda hem de diğer dış politika konularında aktif şekilde angaje olacağı bir aktör konumunda hareket edeceği bir dış politika vizyonumuz olacak. Bunu fiiliyatta herkes yaşayarak görecek.”

 

http://mfa.gov.ct.tr/tr/disisleri-bakani-ozersay-kibris-turk-tarafi-dogalgaz-konusundaki-gelismelerde-bir-aktor-olarak-hareket-ediyor/

 

  •  Start 
  •  Prev 
  •  1 
  •  2 
  •  Next 
  •  End 
Page 1 of 2

LATEST NEWS