Powered by Joomlamaster.org.uatogether with Joomstudio.com.ua

 

                                                                                                                                                                                          Az (1) Ru (1) En (1)

Gulnara

Gulnara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Mauris hendrerit justo a massa dapibus a vehicula tellus suscipit. Maecenas non elementum diam.
Website URL: http://smartaddons.com
Monday, 12 November 2018 07:12
Although it has been a century since war ended, problems deriving from post-war agreements still haunt global community
 
 
Friday, 09 November 2018 07:06

By Huseyn Valiyev 

The construction of the railway line between Turkey’s Kars city and Azerbaijan’s Nakhchivan Autonomous Republic has been launched, Turkish ambassador to Azerbaijan Erkan Ozoral told Trend on Nov. 6.

Ozoral added that the work in this direction is carried out within the Baku-Tbilisi-Kars (BTK) project.

"We consider Kars as a logistics center, which is being built," he said. "It is difficult to say at what stage the construction work is now, but most likely it will complete in the next two years. The work is currently underway to continue the BTK project. The issue is the extension of the railway line from Kars to Nakhchivan and the work in this direction has already been launched."

The ambassador said that BTK railway is a link between Turkey and Europe.

"Presently, cargoes are transported from Kazakhstan to Turkey’s port of Mersin via BTK," he added. "Some cargoes are shipped from Russia to Turkey and Europe."

"It is difficult to disclose the volume of freight transportation in the future, but I can say that the potential will be fully used," Ozoral said.

On October 30, 2017, a solemn ceremony on the occasion of the opening of the Baku-Tbilisi-Kars railway was held at the Baku International Sea Trade Port.

The BTK railway is built on the basis of the Azerbaijani-Georgian-Turkish intergovernmental agreement. At the initial stage, the volume of freight traffic will be at the level of 6.5 million tons of cargo, as well as up to one million passengers will be transported through this railway.

 

https://en.trend.az/business/economy/2977498.html

Thursday, 08 November 2018 00:00

Anadolu, Moğol istilâsına kadar Türkiye Selçuklularının hâkimiyeti altında altın çağlarından birini yaşamaktaydı. Mevlânâ başta olmak üzere pek çok âlim ve düşünür, Anadolu’nun parlayan bir yıldıza dönmesini sağlamaktaydılar. Moğolların gelişi ile bu tablo değişmekte, tam tersine Anadolu artık en karanlık dönemlerinden birini yaşamaya başlamaktaydı. Moğollar, Anadolu’ya hâkim olduktan sonra yerli siyasî otorite sarsılmış; Selçuklu Hanedanı, Moğolların siyasî üstünlüğünü kabul etmek zorunda kalmış ve yönetim Moğollara geçmişti.

Moğollar’ın İslam Dünyasında Belirmesi

Moğolların siyasî tarihi neredeyse Cengiz ile başlar, Türklerin yoğun yaşadığı coğrafyalarda Türklerle birlikte yaşayan ve bozkır kültürünün temsilcisi olan Moğollar tarihte ilk defa Göktürk hâkimiyeti altındaki unsurlardan biri olarak görülmektedirler. X. Yüzyıldan sonra Türklerin Orta Asya’yı terk edip daha batıda İran ve Anadolu topraklarında yoğunlaşmaya başlamalarının akabinde Orta Asya’da oluşan siyasal boşluğu Moğollar doldurmuşladır. XII. yüzyıla kadar dağınık halde yaşayan Moğol boyları toparlanma sürecine girmişler sonrasında da Cengiz Han ile birlikte XIII. yüzyılın başlarında Asya’nın büyük bir çoğunluğuna hükmeden güçlü bir imparatorluğa dönüşmüşlerdi. Orta Asya’da büyük bir hakimiyet kurduktan sonra Moğollar hızlı bir biçimde batıya doğru ilerlemeye başlamışlardı. Maveraünnehir ve Harezm toprakları Moğol hâkimiyeti altına girmişti. Moğol ilerleyişi İran ve İran Azerbaycan’ını hâkimiyeti altına alarak batıya doğru ilerlemekteydi. Moğolların bu ilerleyişi oldukça sertti. İslam medeniyetinin tüm birikimi Moğollar eliyle tahrip ediliyordu. Bu vahşet bozkır hoyratlığından ziyade Moğolların bir fetih yöntemiydi. Moğollar kendi hâkimiyetlerinin oluşabilmesi için eskiye ait ne varsa yıkılıp yakılmasını öngörüyorlardı.

Asya bozkırları için geçerli olabilecek bu teori Yakın Doğu gibi zengin ve köklü kültürlerin bulunduğu bir coğrafya açısından tam bir yıkım demekti. Yüzyıllar içinde oluşan birikim bir anda yok olmuştu. Moğolların istila ve katliamları neticesinde Yakın Doğu’da yoğun bir demografik hareket başlamıştı. Kalabalık Türkmen zümreleri o tarihlerde istikrarı sağlamış güçlü bir devlet olan Anadolu Selçuklularının hâkimiyetine sığınmaktaydılar. Moğollar özellikle halkı yönlendirebilecek âlim ve mutasavvıfları kendilerine hedef seçmişlerdi. Ve onları takip ediyorlardı. Necmeddin-i Râzî, Sühreverdî gibi devrin pek çok mutasavvıfı Moğollarca öldürülmüştü. Bu durum karşısında mutasavvıf ve âlimler de Moğolların elinden kurtulmak için Moğol hâkimiyetinin hissedilmediği batı ve güney İran, yani Şirâz ve çevresine, özellikle de Anadolu’ya kaçmaktaydılar. Hz. Mevlânâ’nın babası Bahaeddîn Veled de Belh’ten bu sebeple kaçmış ve Anadolu’ya gelmişti. 30 Eylül 1207 tarihinde Belh’te doğan Mevlânâ çocukluğunun belli bir kısmını Belh’te geçirmiş ve daha sonrasında Konya’ya gelmişti. Sultanu’l-Ulemâ olarak tanınan bir babanın çocuğu olan Hz. Mevlânâ’nın Belh gibi, köklü kadim İran ve Hind kültürlerinin yoğun etkisi altında olan ve ticaret merkezi olması sebebi ile farklı din ve kültürlerin bir arada bulunduğu kültürel zenginliğe sahip bir şehirde şekillenen algısı kaçınılmaz olarak oldukça derin ve genişti. Bu algı şimdi Mevlânâ eliyle Anadolu’ya taşınmaktaydı.

Moğollar Anadolu’da

Cengiz ile başlayan Moğol ilerleyişi doğudan batıya doğru hızla yayılmaktaydı. Doğu İran’dan başlayarak Anadolu’ya kadar uzanan topraklar çok kısa sürede Moğol hâkimiyetine teslim olmuşlardı. Nihayetinde 1243 Kösedağ Savaşı ile Türkiye Selçukluları da Moğollar karşısında yenilmişler ve Anadolu’da Moğol hâkimiyeti başlamıştı. Selçuklu Sultanı Moğolların metbuu durumuna gelmişti. Kösedağ savaşında Moğolları komuta eden ve sonrasında Bilad-ı Rûm’un da ilk genel valisi olan Baycu Noyan, Kösedağ’ın ardından ilerlemeye devam etmiş, Doğu Anadolu şehirlerini teker teker tahkim etmişti. Kösedağ savaşından sonra Anadolu topraklarında büyük bir zulüm başlamıştı. Moğol hâkimiyetine direnen Türkmen zümrelerine karşı çok sert bir muamelede bulunuluyordu. Baycu Noyan Doğu Anadolu’da duruma hâkim olduktan sonra Moğolların baskısında da bir durulma görülmüştür. Selçuklular ile Moğollar arasında sulh yapılmıştır. Baycu Noyan Kösedağ Savaşı’ndan sonra Sivas ve Kayseri’yi tahkim etmiş, bu şehirlerin eski hallerinden eser kalmamıştı. Yine yol üzerinde pek çok irili ufaklı Selçuklu şehirleri Moğol saldırılarına maruz kalmışlardı. Buralarda duruma hâkim olan Baycu Noyan, karargâh merkezi olan Mugan’a geri dönmüştü. Bu durum Selçuklulara da toparlanma imkânı vermişti. Anadolu Selçukluları aslında güçlü bir devletti. Baycu Noyan da bunu gayet iyi biliyordu. Babailer ayaklanmasının ve içeride yaşanan kargaşanın yarattığı fırsattan istifade ile Kösedağ’da zafer kazanan Baycu Noyan daha fazla ileri gidemeyeceğini öngördüğünden Sivas ve Kayseri mıntıkalarını kontrolü altına aldıktan sonra Anadolu’dan ayrılmıştı.

Moğol Hakimiyeti Altında Türkiye

Selçuklu Sultanı olan Gıyaseddin Keyhüsrev ise zayıf karakterli bir hükümdardı, Moğollardan da çekinmekteydi. Selçuklu bürokrasisini oluşturan Fars kökenli vezirler ise vaziyetlerini kaybetme korkusu ile ülkenin savaş ortamına girmesini istememekteydiler. İşte bu koşullar altında Moğollar ile Selçuklular arasında barış imzalanmıştı. Baycu Noyan, bölgede bulunan diğer güçlü Moğol komutanı olan Camargon Noyan ile görüştükten sonra barışın şartlarını belirleyerek Anadolu’ya geri dönmüştü. Buna göre Moğolların Bilad-ı Rûm’dan alacakları vergi miktarı belirlenmiş, Selçuklu Sultanı ile Moğol komutanı arasında antlaşma imzalanmıştı. Selçuklu Sultanı, Moğolların istediği ayni ve nakdi haraçları verme karşılığında Moğol hâkimiyetine girmiş oluyordu. Bu tarihten sonra Baycu Noyan’ın ilerleyişinin ve askerî faaliyetlerinin durulduğu görülmektedir. Fakat aynı durulma Selçuklular arasında görülmez, şehzadeler arasında başlayan taht kavgaları, vezirler arasında süregelen iktidar çekişmesi ülkeyi tam bir kargaşa ortamına sürüklemektedir. Ayrıca Moğol hâkimiyetine razı olmayan Türkmen beyleri de ayaklanmaya başlamışlardı. Baycu Noyan’ın yaklaşık on yıl süren sessizliği süresince Anadolu Selçuklularının tahtında çok fazla kargaşa yaşanmıştı. Vezirler birbirlerine türlü entrikalar düzenlerlerken hanedan mensupları arasında hâkimiyet kavgaları da hiç durulmamıştı. İşte tüm bu kargaşa ve iç çekişmeler Mevlânâ Celâleddîn Rûmî hazretlerinin gözünün önünde gerçekleşmekteydi. On yıl süren Baycu Noyan’ın sessizliğini bozan bir gelişme yaşanmıştı. Selçuklu vezirlerinden Fahreddin Ali, Baycu’ya karşı Batu Han’dan yardım istemiş, ittifak teklif etmişti. Bu gelişmeden haberdar olan Baycu Noyan, Anadolu’ya karşı hınçlanmıştı. Fakat onu tekrardan Anadolu’ya sevk eden başka bir gelişme yaşanmıştı. Moğol istilasının ikinci daha güçlü ve kalıcı olan hamlesi başlamak üzereydi. 1255 yılında Moğol İmparatoru Möngü Han, Cengiz’in dört torununu toplamış ve fethedilen toprakları aralarında bölüşmüşlerdi. Bu taksim uyarınca Hülagü Han’a da imparatorluğun batı toprakları düşmekteydi. Bunun üzerine Hülagü Han emrindeki kalabalık bir ordu ile 1256 baharı başında Karakurum’dan ayrılmış, Ceyhun’u aşarak Horasan’a girmişti. Oradan da hızlıca yol üzerindeki tüm ülkeleri zapt ederek batıya doğru ilerlemekteydi. Hülagü, İl-han ünvanı ile imparatorluğun batı kısımlarının hükümdarı olarak gelmekteydi. Bu sıfatla gelişinden Baycu Noyan haberdar edilmiş ve hazırlıklı olması istenmişti. Bu durum karşısında Baycu Noyan da yeni hükümdarını hoşnut etmek adına hâkimiyeti altında sorunlu gözüken bölgelere müdahale etmeye başlamıştı. En büyük sorun olarak gözüken yer de kuşkusuz Bilad-ı Rûm ve payitaht olan Konya’ydı.

Ufak tefek yolunda gitmeyen şeyleri bahane ederek 1256 yazında Anadolu’ya giren Baycu Noyan, Konya’ya doğru ilerlemeye başlamıştı. Onun bu girişi karşısında Muineddin Pervane durumu anlamaya çalışmak amacıyla ona elçiler göndermiştir. Fakat bir taraftan da ordu tedarik etme gayretindedir. Fakat Selçuklulara esas savaş kararını aldıran vezir İzzeddin Muhammed olmuştur.

Baycu’nun Anadolu’ya İkinci Gelişi ve Baskı Günleri

Aras üzerinden Anadolu’ya giren Baycu Noyan, Erzurum’dan Aksaray’a kadar tüm şehirleri tahrip ederek ilerleyişini sürdürmüştü. Hazırlıklarını tamamlayan Selçuklu ordusu da Aksaray’a doğru ilerlemeye başlamıştı. Ramazan’ın 23’ünde 656 senesinde (1256) iki ordu Aksaray önlerinde karşılaşmışlardı. Yapılan savaşta Selçuklu ordusu ağır bir yenilgiye uğramıştı. İzzeddin Muhammed başta olmak üzere Selçuklu vezir ve komutanlarının büyük bölümü hayatını kaybetti. Bozgun haberi Saray’a ulaşınca Sultan ve hanedan mensupları hazineyi de yanlarına alarak Konya’dan kaçtılar ve Alâiye Sarayı’na sığındılar. Selçuklular Kösdağ’dan daha ağır bir yenilgiye uğramıştı. Geçen on seneyi aşkın sürede Selçukluların devlet mekanizmasında ciddi bir çözülme yaşanmıştı. Bu yenilgi de onun kaçınılmaz sonucuydu. Artık Anadolu’da bir Selçuklu gücünden bahsetmek mümkün değildi. Hanedan mensuplarının tutarsız politikaları ve vezirlerin iktidar çekişmeleri bu yenilgiye rağmen artarak devam edecekti. Bu durum Anadolu’daki kanaat önderlerini de bir yol ayrımına getirmişti. Gerçi Anadolu tasavvuf zümrelerinin Selçuklu muhalefeti daha önceden beri şekillenmiş bir eğilimdi. Şimdi haklılığı da ispatlanan bu söylem daha da güçlenmeye başlamıştı. Babailer isyanı ile Selçuklu yönetimine karşı tavır alan tasavvuf zümreleri artık Selçuklu yönetimini hiç tanımıyorlar, Selçukluların tabanını oluşturan Türkmen zümreleri yeni bir siyasî oluşumu şekillendirmek için uğraşıyorlardı. Bu zümrenin başını Ahi Evran ve Sadreddin Konevî çekmektedir. Bunlar artık Selçuklu yönetiminden bir fayda gelmeyeceğini öngörerek Türkmen zümrelerine batıya göçmelerini tavsiye ediyorlardı. Sadreddin Konevî “Gücü olan batıya göçsün” diyordu. Bu basit bir kaçıp kurtulma hali değildi. Batı Anadolu’da Moğol tahakkümünün hissedilmediği, henüz Bizans’ın elinde bulunan toprakları fethederek buralarda Müslüman Türk kültürünün yaşama imkânını oluşturmaya dönük bir stratejiydi.

Gerek Selçuklu gerekse Moğol baskısı altında bunalan Türkmenler, bu stratejiye uygun hareket ettiler ve batı Anadolu’da Türkmen beylikleri bu şekilde oluşmaya başladı. Selçukluların çöküş noktasına geldikleri artık herkesin gördüğü aşikâr bir gerçekti, sonrasının nasıl olacağı ise farklı görüşlerin şekillenmesini beraberinde getirmişti. Sadreddin Konevî’nin öncülüğünü yaptığı yukarıda anlatılan görüş bunlardan bir tanesiydi. Bir diğer görüş ise Mevlânâ Celâleddîn Rûmî hazretlerinin nezdinde kendini göstermişti ki, o çok daha başka şeyler öngörmekteydi.

Mevlânâ’nın Moğollara Karşı Tutumu

Mevlânâ katıldığı tüm meclislerde, Moğol bahsi geçince yapılan bütün eleştirilere karşı çıkmakta, onlar hakkında olumsuz yorumlar yapılmasını istememekteydi. Hatta Moğol İmparatorluğunun kurucusu Cengiz Han için övgü dolu sözler yazmış onun imparatorluğunu ve meziyetlerini zikrederek onun kutlu bir hükümdar olduğunu ifade eden sözler söylemişti.

Mevlâna bu öngörüsü çerçevesinde, sürekli Moğol yöneticilerini desteklemiş, onlarla birlikte hareket etmese, bir araya gelmese bile, Moğol rejiminin Anadolu’da yerleşmesi için etrafına sürekli telkinlerde bulunmuştu. Elbette Mevlânâ’nın bu tarz faaliyetleri Moğolların dikkatini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştı. Moğollar kendilerini destekleyen bu ârif kişiyi koruyup kollamaya başlamışlardı. Fakat bu Hz. Mevlânâ’nın istediği ve beklediği bir şey değildi. Hz. Mevlânâ söz konusu desteği tamamen kendi doğruları çerçevesinde yapmaktaydı. Daha önce de belirtildiği gibi Hz. Mevlânâ, Moğolların değişebilme ihtimallerini gözettiğinden ve onların normal koşullar altında inançlara tanıdığı müsamahadan hareketle böyle bir politika izlemekteydi.

Mevlânâ, Moğollara karşı tutum ve tavrını, Anadolu’da yaşanan siyasî gelişmelerin tesiri altında anlaşılması oldukça güç olan bugünlerde ise oluşan tarih algısının bir sonucu olarak anlaşılma ihtimali tamamen uzaklaşmış bir zihin ile geliştirmekteydi. Mevlânâ bu tutum ve tavırlarında, haksız ve yalnız da değildi. Anadolu coğrafyasının Moğol otoritesi çerçevesinde diğer coğrafyalardan farklı bir süreç yaşadığı göz önüne alındığında, bugün sadece Anadolu tarihi üzerinden, Moğolları ve Mevlânâ’nın onlara karşı olan tutumlarını anlamaya çalışmak yapılan en büyük zihnî hatadır. İlhanlı hâkimiyetinin bütünü düşünüldüğünde durum fazlasıyla değişecektir. Moğollar, Anadolu’da ciddi manada hâkimiyet kurmazdan önce İran ve Azerbaycan’da güçlü bir hâkimiyet oluşturmuşlardı. Daha Hülagü zamanından önce İran ve Horasanın önemli şehirlerinde Müslümanlarla birlikte yaşamaya başlamışlardı. Hülagü ile birlikte Tebrîz merkezli olarak şekillenen İlhanlı devletinin de kurucu unsurlarından büyük çoğunluğunu Müslümanlar oluşturmaktaydı. İslâm dünyasının toplumun kanaatlerini belirleyen önemli sûfîleri de bu coğrafyalarda Moğollara yakın durmayı onlarla birlikte hareket etmeyi içinde bulunulan koşullar gereği doğru bir davranış olarak benimsemişler ve böyle yapmışlardı. Tarih bize Moğol sarayında pek çok sûfînin hikâyesini anlatmaktadır. İran ve Azerbaycan çevresindeki Müslüman ahalinin Moğollarla kardeşçe bir ilişki kurmaları Moğollarda da karşılığını bulmuş ve pek çok Moğol obasının Müslüman olduğu görülmüştür.

Azerbaycan ve İran havalisindeki Müslümanlar Moğolları Mecûsîlerden Budistlerden ve diğer pagan putperestlerden ayrı bir yere koymaktaydılar. Onları bu bağlamda tam bir müşrik olarak görmüyorlardı. Çoğunluk onları hidayet ışığını bekleyen cahil ve gafiller olarak görmekteydi. Bu sebeple de Moğol boylarıyla, Müslüman Türkler aralarında evlilik oluşturmakta çok fazla beis görmüyorlardı. İşte Mevlânâ’nın yukarıda defaatle ifade edilen “onlar müşrik değillerdir” ifadesi tamda bu manada karşılığını bulmaktaydı. Mevlânâ, Moğollara karşı tutumunu bu algı etrafında geliştirmekteydi. Müslüman ahaliden böyle bir davranışa alışan Moğol obaları da Müslümanlardan uzak durmuyorlardı. Baycu Noyan komutasında Anadolu’ya gelen Moğol obalarından Bisuut boyu mensupları, Kayseri ve civarını yaylak tuttuklarında hemen çevrelerinde bulunan Müslüman boylarının yanına sokulmuşlardı. Fakat Anadolu Türkmenleri bu tutuma biraz uzaktılar. Bu daha çok İran, Horasan ve Azerbaycan muhitlerinde gelişen bir tutumdu. İşte Mevlânâ ve Şems’in gayretleri, Anadolu’da da böyle bir iklimin oluşması yönündeydi. Mevlânâ, Moğollara karşı tutumunu onun geldiği muhitlerde gelişen bu algı etrafında ve bir de Moğolların Anadolu’da bilinmeyen, yaşanan kargaşa ve istilâ ortamında da fark edilmesi güç olan iki temel özellikleri üzerine kurmuştu. Birincisi Moğolların inançlara karşı olan aşırı hoşgörüsü; ikincisi ise kültürel ve inançsal açıdan değişime olan açıklıklarıydı. Mevlâna, Moğolların bu özelliklerini ortaya çıkarmaya çalışan bir ortam oluşmasını arzuluyor ve bunun için çabalıyordu. Çünkü bunun Moğolların yarattığı vahşeti bitireceği gibi, onların da Müslüman olmalarını sağlayacağını düşünmekteydi. Onun Dîvân-ı Kebîr’de geçen, “Siz onlara (Moğollara) baktığınızda kafirleri görüyorsunuz, ben ise geleceğin müminlerini.” sözü bu bağlamda karşılığını bulduğu gibi, Azerbaycan ve İran muhitlerinde oluşan Moğolları, hidayet ışığını bekleyen cahiller olarak görme algısını da yansıtmaktaydı. Mevlânâ’nın eserlerinde sıkça tekrarladığı, Moğolların müşrik olmadığı algısıyla birebir örtüşen bu düşünce Mevlânâ’nın Moğollara karşı geliştirdiği tavırda yalnız da olmadığını göstermekteydi. Horasan ve İran çevresindeki Müslüman Türkler, Moğollara kesinlikle müşrik putperest muamelesi ile yaklaşmıyorlardı. Kendileri gibi Şamanî unsurlar taşıyan Moğolları, Müslümanlaşmayı bekleyen gafiller olarak görmekteydiler.

Mevlânâ ve Ahî Evren

Moğol-Mevlâna ilişkileri çerçevesinde en çok tartışılan olayların başında ise, Mevlânâ ile araları pek iyi olmayan Ahî Evren’in dostlarından, Konya’nın ileri gelen tüccarlarından olan Hacı Tâcuddîn Kâşi’nin, Moğol askerlerince öldürülmesi ve mallarının Moğollarca müsadere edilmesi gelmektedir. Gerek kendi devrinde gerekse günümüzde araştırmacılarca bu olay ile Mevlânâ arasında bir bağlantı olduğu düşünülmektedir. Mevlânâ ile arası pek hoş olmayan bu ahî çevrelerinin, özellikle de Kâşî’nin, Mevlânâ’nın talimatı ile Moğollarca öldürüldüğü ihtimali daha yüksek bulunmuştur. Ahîler başta olmak üzere Türkmen zümrelerin Anadolu’da Moğol muhalefetinin temelini oluşturduğunu, Moğollara karşı direniş gösterdikleri, Moğol otoritesinin ödenmesini emrettiği vergileri, vermeyi reddettikleri ve ödememek için büyük kargaşalar çıkardıkları göz önünde bulundurulduğunda, Moğol otoritesinin bu zümrelerin başındaki önemli bir kişiyi öldürmek için başkaca birinin ricasını beklemelerine gerek olmadığı da anlaşılacaktır. Mevlânâ’nın ricasıyla Moğolların birini öldürüp öldürmedikleri mevzusu, tarihî kaynakların net bir biçimde açıklayabildiği bir mevzu değildir. Ancak Mevlânâ’nın ricasıyla Moğol yönetiminin pek çok defa bazı uygulamalardan vazgeçtikleri, bazı ceza ve yağmalamalardan geri durdukları görülmektedir. Kaynaklar, bu duruma örnek olacak pek çok olay aktarmaktadır. Örneğin Eflâkî’nin eserinde: “Mevlânâ’nın benim kardeşim dediği, fütüvvet erbabının sultanı Ahî Mehmed Seyyîd Âbadi’den şöyle rivayet edilir ki: Harman zamanı benim büyük bir buğday yığınım çıkmıştı. Bu sırada birdenbire Moğol askeri, Konya sahrasını kapladı, harmanları darmadağınık edip yağmaya girdi. Mevlânâ hazretleri bana bir ferace giydirmişti. Hizmetçiye, ‘O mübarek elbiseyi buğday yığınının üzerine at da onun bereketi ile buğday yığınına bir şey olmasın.’ diye emrettim. Allah daha iyi bilir ve şahit olarak da kâfidir ki, yakın ve uzak bütün komşularımızın buğdaylarını yağma ettiler; fakat ne biri bizimkinin etrafında dolaştı ne bir saman çöpü kayboldu ve ne de bir tane götürdüler. Sonra hepsini şehre taşıdım ve sofra sofra misafirlere ikram ettim. Şehre inince doğru Mevlânâ’ya gittim. Gülerek beni karşıladı ve ‘Eğer Ahî isteseydi onların hepsi kurtulurdu.’ dedi.” şeklinde bir hikâye geçmektedir. Yine aynı ederde yer bulan bir diğer ifade ise “Hülagü Han, büyük bir ordu ile Rum memleketlerine hücum etmiş, yıkımlar yapmıştı. Müslümanlar arasında büyük bir karışıklık meydana gelmişti. Hoca Mecdeddîn’in bin tane besili koyunu vardı. Onları ne yapıp, nereye götüreceği konusunda son derece şaşırmıştı. Kalkıp Mevlânâ hazretlerinin yanına geldi ve meseleyi anlattı. Mevlânâ ‘Hiç gam yeme, bir arslanı tayin ederim, senin koyunlarını, uyuz kurtların şerrinden muhafaza eder.’ dedi. Konya havalisinde bulunan bütün koyun ve davarları Moğol askerleri talan ettiler. Allah’ıın inayetiyle Mecdeddîn’in koyunlarından bir kuzu bile eksilmedi.” Bu hikâye ve bunun benzeri pek çok hikâye açıkça göstermektedir ki, Mevlânâ, Moğol yönetiminin itibar ettiği ve sözüne önem verdiği biriydi. Moğollar, Mevlânâ’yı önemsiyorlardı. Sadece Moğollar değil, bütün toplum Mevlânâ’yı önemsiyordu. Toplumun itibar ettiği bir kişiliği, bu toplum üzerinde siyasî hâkimiyet oluşturma kaygısı olan Moğollar ayrıca önemsiyordu. Bir de buna Mevlânâ’nın Moğol iktidarını olumlayan ve Moğol karşıtlarına da karşı olan tavrı eklenince, Moğollar açısından Mevlânâ, oldukça önemli bir şahsiyet hâline gelmekteydi.

Baycu Noyan ve Konya

Selçuklu ordusu karşısında zafer kazanan Baycu Noyan, Selçuklu Hanedanının da payitahtı terk ettiğini duyunca gayet vakur bir biçimde Konya içlerine doğru ilerlemeye başlamıştı. Bu esnada sultansız kalan ahali aralarında tüm mallarını toplamaya başlamışlardı. Şehirde kalan tek Selçuklu komutanı Nizameddin Ali, bu toplama işini organize eder. Cuma namazında Hatip de halka içinde bulunulan durumu ve tek kurtuluş yolunun mallarından vazgeçmek olduğunu anlatan etkileyici bir hutbe irad eder ve bunun üzerine tüm ahali varını yoğunu getirip Nizameddin Ali’ye verir. Bu şekilde Nizameddin Ali dört katır yükü altını götürüp Baycu Noyan’a şehrin affı karşılığında verir. Fahreddin Ali’nin Batu Han’a gitmesi üzerine Konya’yı yıkmak için söz veren Baycu Noyan şehir surunun duvarlarını yıkarak sözünü tutmuş olur. Nizameddin Ali’nin verdiği baç sadece ahaliyi kapsar, hanedana ait olan Künbed-i Hane-i Selâtin’i kapsamaz. Konya’nın kurtuluşu için tek uğraşan Nizameddin Ali değildir. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî de Konya’nın tahkim edilmemesi için uğraşmaktaydı. Baycu Noyan komutasında Moğol askerleri Konya’yı kuşattıklarında Konya halkı çaresizlik içinde Mevlânâ’ya koştular ve ondan yardım istediler. Mevlevîliğin temel kaynaklarından Eflâkî’ye aitMenâkıbu’l Ârifîn‘de geçen bir menkıbede Baycu Noyan’ın askerlerine dönerek, keramet gösteren Mevlânâ için “Bu gerçekten kutsal bir adam, her şehirde böyle bir adam olsaydı, bunlar bize asla yenilmezlerdi; bu adamın gazabına uğramamak lazım” dediği ve şehri muhasara etmekten vazgeçtiği rivayet edilir.

Fakat gerçek olan şu ki Mevlâna Celâleddîn Rûmî, Moğol yönetici sınıfı ile iyi ilişkiler kurmuştu. Onları sohbetlerine çağırır, sık sık görüşürdü. Aynı şekilde Mevlâna Celâleddîn Rûmî hazretlerinin Muineddin Pervane ile de sıkı bir dostluğu vardı. Moğol hâkimiyetinin Anadolu’da tesis edilişinin daha ilk aşamalarından itibaren Mevlânâ hazretleri Moğollara yakın durmuş, onlarla sıkı ilişkiler kurmuştu. O bu ilişkilerinde de oldukça samimiydi. Bu bazı çevrelerin dillendirdiği gibi bir oportünizm ya da fırsatçılık değildi. Mevlânâ hazretlerinin kendisi ve onun uhdesinde şekillenen Celâlî dervişlerinin hiçbiri Moğollara karşı değillerdi. Aksine Moğol hâkimiyetinin oluşmasını ve güçlenmesini istiyorlardı. Evet, şüphesiz Moğol istilâsı tarihte görülen yağma ve talan faaliyetleri arasında farklı bir yere sahiptir. Moğol istilası köklü değişimler oluşturmuş, dünya tarihinde derin izler bırakmıştır. İlhanlıların İranlı bürokrat ve müelliflerinden Hamdullah Mustevfî-yi Kazvînî Moğol İstilasını anlatmak için; “Dünya eğer bin yıl hiç zarar görmeden kalsa, yine de Moğol istilâsının zararlarını telafi etmek ve vaziyeti eski haline getirmek mümkün olmayacaktır.” demekteydi. Moğolların bu harekatı neticesinde sadece devletler yıkılmamış, şehirlerin büyük çoğunluğu tahrip olmuş, yaşanan bu istila neticesinde Yakın Doğu toplumlarının tamamında büyük bir karamsarlık ve içe kapanıklık tavrı gelişmiştir. Aşrı bir güvensizlik ve korku algısının oluşmasını beslemiştir. Bu tahribatın yaratığı karanlık tablo toplumda kendine güvensizlik ve dünyevî hayattan kaçış şeklinde tezahür etmiştir. Nihayetinde 17 Ocak 1258 yılında Bağdat’a varan Hülagü, Abbasi halifesini katletmiş, Bağdat’ta büyük bir kıyım gerçekleştirmişti. Moğolların İslam dünyası üzerine yürümeleri ile gerçekleştirdikleri tahribatın büyük kısmının telafi edilmesi mümkün değildir. İslam dünyasında birden bire beliren ve Müslümanlara bu denli zararı olan bir toplum ile iyi ilişkiler içinde olunması çok kabullenilecek bir şey gibi gözükmemektedir. Ancak bu durumun çok daha farklı bir boyutta cereyan ettiği de tarihî bir gerçektir.

Moğollar, her ne kadar İslam medeniyetine telafisi olmayan zararlar vermiş, İslam şehirlerini yakıp yıkmış, medreseleri tarumar etmiş olsalar da, amaçları asla bu değildi. Büyüyen bir güç olan Moğollar İpek Yolu üzerinde büyük bir imparatorluk kurmak ve buraları yönetmek istiyorlardı. Esas amaçları medeniyete zarar vermek değil onun sahibi olmaktı. Hele tüm pagan özelliklerine rağmen onların din düşmanı oldukları, günümüzde benzetildikleri yeni işgalciler gibi dine zarar vermeyi, onu ortadan kaldırmayı amaçladıkları kesinlikle söylenemez. Moğollar belki de dünya tarihinin gördüğü en hoş görülü toplumdu. Fakat elbette ki bu özellikleri ilk istila ortamında anlaşılamamıştı.

Ön Asya’da Kök Salan Moğollar: İlhanlı Devleti

Hülagü’nün Bağdat’ı zaptı ile birlikte Ön-Asya’da, Azerbaycan, İran ve Anadolu topraklarında yeni bir devlet şekillenmiş oluyordu. 1258 yılında Hülagü Tebriz’i kendine merkez yaparak İslam dünyasının büyük bir kısmını üzerinde yeni bir Moğol devleti kurmuş oluyordu. Yeni kurulan bu devletin şekillenmesi İlhanlıların karşılaştıkları en temel sorundu. Göçebe bir toplum olan Moğollar yerleşik İslam medeniyeti üzerinde idarî mekanizma oluşturmakta zorlanmaktaydılar. Göçebe kültürü yerleşik kültür üzerinde bir yönetim mekanizması oluşturmakta aciz kalmaktaydı. Bu durumda Moğolların yerli unsurlardan yardım almaları kaçınılmaz bir zorunluluktu. Bu yardımlaşma hem yeni şekillenen İlhanlıların daha sağlıklı bir devlet oluşturmalarını sağlayacaktı hem de bu devlet artık Müslümanların büyük bir kısmını yönettikleri için Müslümanların da huzura kavuşmalarını sağlayacaktı. Bu gerçeği ilk fark edip harekete geçenler eski bir vezir ailesi olan Cüveynîler’di. Ata Melik Cüveynî ve Şemseddin Cüveynî daha Hülagü’nün ilk faaliyetlerinden itibaren onun yanında yer almışlar, ona danışmanlık yapmışlardı. 1261 yılına kadar ilerleyişini devam ettiren Moğollar bu tarihte Kutuz Han’ın hükümdarı olduğu Memlûk ordusu ile Suriye üzerinde karşı karşıya gelmişler, yapılan Ayn Calut Savaşı ile Moğol ilerleyişi durdurulmuştu. Sonraki yıllarda İlhanlı orduları defalarca Suriye üzerine seferler düzenlemişlerdi. Fakat önce Kutuz sonra da Baybars karşısında başarılı olamamışlardı. Böylece Moğol ilerleyişi batıda gidebileceği en uç noktaya gelmiş oluyordu. Fırat Nehri Memlûklüler ile İlhanlılar arasında sınır oluşturmaktaydı. Bu noktadan sonra askerî akınlara ara veren İlhanlı yönetiminin artık bir rejim oturtma gayreti içinde olduğu görülmektedir. Ve Moğol akınları süresince tahrip olunan şehirlerin imarı da yine Moğollar eliyle gerçekleştirilmeye başlanmıştı. Bu imar sürecini yönlendirenlerin tamamı Müslüman âlim ve emirlerdi. İlhanlı bürokrasisinin büyük çoğunluğunu Müslümanlar oluşturmaya başlamıştı. Cüveynî ailesi bunun ilk temsilcisi olurken adeta İlhanlı devlet ideolojisinin mimarı diyebileceğimiz büyük âlim ve mutasavvıf Nasiruddin et-Tûsî İlhanlı bürokrasisinde karşımıza çıkan ikinci Müslüman şahsiyettir. Yakın Doğu’da şekillenen bu yeni devlet her ne kadar hâlâ hanedan pagan kimliğini korusa da İlhanlı ideolojisi artık Müslümanlar eliyle şekillenmeye başlamıştı. Bu eğilim yıllar içinde artarak da devam edecekti.

İlhanlıların şekillenmesinde belirleyici unsur kaçınılmaz olarak İslam medeniyeti olmaktaydı. 1220’li yıllarda başlayan Moğol tahribatı, 1260’lı yıllara gelindiğinde artık bu özelliğini kaybederek bölgenin meşru yönetimi haline gelmekteydi. Kaldı ki, İlhanlı hâkimiyetinin oluşmasından az önce İslam dünyasının genelinde yansıyan bir kargaşa ve istikrasızlık ortamı kendini göstermekteydi. Müslüman emirler arasındaki hâkimiyet kavgaları, hanedanlar arasında taht kavgaları, Basra ve Bağdat çevresinde yaşanan mezhep sürtüşmeleri, İslam dünyasını adeta bir kargaşa iklimine sürüklemekteydi. Eğer İlhanlı yönetimi şekillenemezse bunun bir alternatifini çıkarabilecek koşullar da bulunmamaktaydı. İslam dünyasının bir asır öncesine kadar şahit olduğu altın çağından artık eser kalmamıştı. İslam medeniyetinin toparlanabilmesi, iç kargaşanın sonlanabilmesi için coğrafyanın genelini kuşatabilecek güçte bir siyasî yapıya ihtiyaç duyulmaktaydı. Müslümanların bu durumunu devrin âlim ve arifleri de değerlendirmektedirler. Tarihçi Reşidüddin, “İslam milletleri o kadar yoldan çıkmıştı ki, Allah onların karşısında Cengiz’i güçlendirdi” demekteydi. Yine bu mealde pek çok yorumu pek çok mutasavvıfın eserinde görmemiz mümkündür. Konya muhasarasında Baycu Noyan’ın eşi ile muhatap olan Hatip’in cevabı da bu manada bakış açısını gösteren önemli bir hikâyedir.

Moğol İmarının Başlaması

Moğollar daha Hülagü döneminde yıktıkları cami ve medreseleri tamir etmeye başlamışlardı. Örneğin Mustansıriyye Medresesi’nin yapılmasından sonra önemini kaybeden Bağdat’taki Nizamiye Medresesi Moğol tahribatından fazla etkilenmemişti. Moğol saldırılarında en büyük tahribatı görmüş olan Bağdat’taki Mustansıriyye Medresesi 1268 yılında İranlı vezir Ata Melik Cüveynî tarafından onartılmıştı. Bunun yanında erken dönem İlhanlı hâkimiyeti sürecinde Bağdat’ta 1239 senesinde son Abbasi emirlerinden Aybek’in Hanbeliler için yaptırdığı Mucâhidiyye Medresesi, Mustansır’ın bir cariyesinin vakfettirdiği Beşeriyye Medresesi, 1261 tarihinden sonra Moğollar tarafından onartılmışlardı. Vezir Ata Melik Cüveynî’nin hanımı tarafından vakfettirilerek kurulan İsmetiyye Medresesi’nin ve İkbâl-i Şarâbî’nin 1230 senesinde kurduğu Acem Pazarı’ndaki Şarabiye Medresesi’nin de ayakta olduğunu ve aktif bir biçimde ilmî faaliyetlerde bulunduklarını İbn-i Batuta’nın Seyahatnamesi’nden öğrenmekteyiz. Bunun yanında İbn-i Fuvatî,Havâdisu’l-Câmî’a adlı eserinde daha başka medreselerden de söz etmektedir. Ama bunların hepsi XIII. Yüzyıldan önce inşa ettirilmiş medreselerdir. Bunların başında Teteşiyye Medresesi, Ebû Hanîfe Medresesi, Abdülkadir Geylânî Medresesi ve Mercaniyye Medresesi gelmektedir.

İbn-i Batuta, Şiraz’da ve Nişabur’da Moğol akınları sonrasında yapılmış olan medreselerden bahsediyor. Ayrıca yine Batuta’nın gördüğü ve önemli bulduğu Harezm’de iki medrese ve Şiî dünya açısından oldukça önemli olan sekizinci imamın yattığı Mehşed’de bir mescit ve medrese bulunduğunu ve bunların işler durumda olduğunu belirtiyor. Erken dönem Moğol yönetimi altında inşa ettirilen önemli bir medrese de Möngö Kaan’ın annesi Suyurkuktuni’nin Buhârâ’da yaptırdığı medresedir. Moğollar eliyle yapılan erken dönem medreseleri arasında Şiraz’da Karahıtaylılarından Suyurgatmış İbn-i Kutbeddin Şah Cihan’ın yaptırttığı Kirmân Yeni Kapı Medresesi de bulunmaktadır.

Moğol İstilası’ndan önce yapılan ve Moğol tahribatından kendini korumayı başarabilen pek çok medresenin de baskı ve tahribatın en yoğun hissedildiği dönem olarak adlandırılan Moğol hâkimiyetinin erken dönemini kapsayan 1230-1260 tarihleri arasında işler durumda olduğu, eğitim ve bilim faaliyetlerine devam ettiği anlaşılmaktadır. Yezd Atabeklerinin merkezi olan Yezd’deki Atabek İzzeddin tarafından yaptırılan medrese, İzzeddin oğlu Keykâvus’un yaptırdığı medreseler bu tarz medreselerin başında gelmekteydi. Safvetiyye, Nusrettiye, Rukniyye, Şemsiyye gibi medreseler de bu tarz tahribat ortamına karşın varlığını koruyabilen ve faaliyetlerini sürdüren medreselerdendir. Bunlardan başka Rey, Şîrâz, Save, Hemedân, Kum, İsfahân, Kâzvin, Kâzerun, Tebriz ve Sultaniyye gibi şehirlerde birçok medrese, hankâh, mescit ve pek çok hayır kurumu Moğollar eliyle oluşturulmaktaydı. Ağırlıklı olarak Moğolların Müslüman olduğu dönemlerde dinî ve ilmî kurumlar inşa ettirdikleri yaygın bir kanaattir. Ancak süreç incelendiğinde İlhanlıların Hülagü, hatta daha öncesinden başlayarak tahrip ettikleri yerli kültürün bilgi üretim merkezi olan medrese inşasında bulundukları anlaşılıyor. İlhanlılar bölge üzerinde sert yöntemlerle hâkimiyet kurduktan sonra yerleşik ve kendilerininkinden daha ileride bir kültüre sahip olan bu toplumları yönetmekte zorlandılar. Coğrafyanın genişliği, farklı kültürlerin yaşam alanı olması gibi sebepler ile burada Moğollar bir sistem oturtamadılar. Sonunda bölgeye hâkim olmanın ve bu coğrafyanın nimetlerinden faydalanmanın yolunun yerleşik unsurlarla anlaşmaktan geçtiğini anladılar. Böylelikle bölgenin yerleşik unsuru olan İslam’ın temel eğitim ve kültür kurumlarının önü açılmış oluyordu.

Saldırılarda tahrip olan medreseleri inşa ettirdikleri gibi kendileri de pek çok medrese inşa ettirmeye başladılar. Bu süreç sanılanın aksine daha İslam’ın Moğollar arasında hâkim bir din olmasından çok önce başlamıştı. Çünkü onlar Yakın Doğu’nun yerli unsuru, yerleşik sistemi olmak istiyorlardı. İpek Yolu üzerinde hâkimiyet kuran Moğollar, bu yolun ticarî rantını ellerinde tutabilmek için bunu yapmak zorundaydılar. Bu amaçla tahrip ettikleri eski kültürün kültür ve eğitim kurumlarını yeniden ihya etmeye başladılar. Yerel Moğol hâkimleri bulundukları yerlerde medreseler inşa ettirmeye başladılar. Bir kuşak öncesinde İpek Yolu’nun eski hâkimi olan Müslümanların ticaret ve yerli kültürlere saygı ve onları ihya ederek istifade etme mantığı ile bölgede güçlendiklerini ve beş asır hâkim olduklarını kavrayan Moğollar, aynı yola başvurmaları gerektiğini düşünüyorlardı. Bu bağlamda İslam kültürü içinde Hint-Çin-İran ve Roma kültürlerinin birikiminin ürünü olan İslam eğitim ve bilgi geleneğinin savunucusu olmasalar da kullanıcısı oldular. Bu çerçevede pek çok vakıf ve hayır kurumu inşa ettirdiler. Örneğin XIV. yüzyılın ilk yarısında sadece Şîrâz’da beş yüzü aşkın vakıf ve bunlara bağlı çalışan cami ve medrese bulunuyordu. Bunların çok önemli bir kısmı İlhanlılar tarafından ya onarılmış ya da inşa ettirilmişti.

İlhanlılar zamanında Sünnî dünya açısından önemli kültür merkezleri Şîrâz, Marâga, Tebrîz, Sultâniyye, Kirmân, Bağdat, Konya, Kayseri, Şam’dır. Bundan başka olarak Şiîler de Sebzvâr, Meşhed, Âmul, Sârî, Necef, Hille gibi şehirlerde önemli kültür ve ilim merkezleri oluşturmuşlardı. Bu kültür merkezlerinin İran sahasında bulunanlarında kadim İran gelenekleri ve İslam sürecinde üretilen birikim kendini koruyabilmiş, hatta güçlenme imkânı da bulmuştur. Bu dönemde pek çok şair ve bilim adamı da yetişmiştir.

İlhanlıların ilk istila süreci geçip de Yakın Doğu’da düzen oluşturmaya başladıkları dönemde devrin bilim merkezlerinde de yeniden yoğun bir yapılanma sürecine gidildiği görülmektedir. Bu bağlamda Marâga, Tebriz, Sultâniye, Kirmân ve Bağdat’ın yeniden önemli ilim merkezlerine dönüştüğü görülmektedir. Şia’nın önemli temsilcileri ise Sebzvâr, Mehşed, Necef ve Hille’de önemli ilim merkezleri kurdular. Her ne kadar ilk İlhanlı akınları İslam algısı altında Anadolu’da, Bağdat’a ve İran’da gelişen ilmî yapıyı yıktıysa da, İslam kültürünüm ürettiği eserlerin çoğu ve ilk akınlarda tahrip edilmiş eğitim kurumları yıkılmış olsa da, çok kısa bir süre içinde İlhanlı hâkimiyeti altında pek çok edebiyatçı ve ilim adamı kendini göstermeye başlamıştı.

Moğollar ve Alimler

Hiç şüphesiz İlhanlılar devrinin en önemli ismi Nasiruddin et-Tûsî idi. Tûsî, Marâga’da kurduğu rasathane ile İlhanlıların en önemli bilim merkezini oluşturmuş oluyordu. O sadece büyük bir kütüphane ve gözlem evi kurmamış aynı zamanda çağının önemli bilim adamlarının önemli bir kısmını Marâga’ya toplayarak burayı bir bilim merkezine dönüştürmüştü. Rasyonalist bir zihne sahip olan Tûsî sayesinde aklî ilimlerde önemli gelişmeler görülmüştü.

Hülagü Han zamanında Hoca Nasiruddin et-Tusî, İlhanlılar ile temasa geçmiştir. Şiî dünyanın önde gelen simalarından olan Tusî’nin ve onun gibi birçok Şiî bilginin İlhanlılar ile kurduğu temas Şiî-Moğol yakınlaşmasını Şiîliğin Moğol sarayında etkin hale gelmesine, Yakın Doğu’da güçlenmesine, dahası İran sahasında yayılmasına zemin hazırlamıştır. Tusî’nin Marâga’da kurduğu büyük rasathane sadece bir rasat evi değildi, burada büyük bir kütüphane vardı ki, dört yüz bin cilt eserden oluşuyordu. Ayrıca burada pozitif bilimlerin, özellikle de gökbilimlerinin eğitiminin de yapıldığı bir medrese de bulunuyordu. Bunun yanı sıra Şiî öğreti ve dinî bilimler üzerine faaliyet gösteren bir medrese daha vardı. Marâga’ya Tusî ile birlikte onlarca ilim adamı gelmişti. Bu da Yakın Doğu’da pozitif ilimlerin gelişmesine büyük katkılar sağlamıştır. Ayrıca İslamlığın pek sıcak bakmadığı Nücum ilmi İlhanlılar zamanında yükselişe geçmişti.

Çok rahat bir şekilde İlhanlıların Yakın Doğu’da pozitif bilimlerin ve edebiyatın gelişmesine katkılarının olduğunu söyleyebiliriz. Bununla beraber İlhanlılar dinî ilimlere de önem vermişler, fıkıh ve kelâm çalışmalarının da destekçisi olmuşlardı.

İran’da İlhanlıların hâkimiyeti, Müslümanların güçten düşmesi ve medreselerin zayıflamasıyla birlikte eski kültür yeniden canlanma göstermiş, Mecusilik başta olmak üzere birçok pagan din eski güçlerini yeniden kazanmıştı. İlhanlı hâkimiyeti ile birlikte güçlenen sadece pagan dinler değildi, Hristiyanlık da bu dönemde oldukça büyük bir güç haline gelmişti. İlhanlıların Yakın Doğu’ya ani ve sert girişleri ile Sünnî İslam’a dayalı kurulu düzenin yıkılması bu algı dışındaki tüm unsurların beklentilerini yükselmişti. Öyle ki, İran Hristiyanlığı Hülagü Han ve eşi Dokuz Hatun’u kurtarıcı olarak görüyordu. Bu algı sadece Hristiyanlarda oluşmamış, Şiî dünya da Moğolları kurtarıcı bir güç olarak görmüştü. İlhanlıların erken dönem siyasetleri de bu beklentileri destekleyen vaziyetteydi. Hülagü zamanında Moğol komutanları arasında Hristiyan olanlar da vardı ve bunlar, ele geçirdikleri şehirlere kiliseler inşa ettiriyor, dahası camileri kiliseye çeviriyorlardı. Yakın Doğu’nun hâkim unsuru olan Sünnî İslam anlayışını tasfiye etmek amacıyla İslam’ın alternatif söylemlerini, farklı din ve kültürleri desteklemişlerdi. Fakat bu durum Gazan Han’dan sonra tamamen değişecekti. İlhanlılar dinî ve mezhebî açıdan oldukça rahat ve hoşgörülü bir tavra sahip olsalar da Yakın Doğu’nun yerli unsurları birbirlerine karşı hiç de hoşgörülü değillerdi. Moğollardan önce de var olagelen dinî ve mezhebî çekişmeler İlhanlı hâkimiyeti altında da devam etmişti. İlhanlı yönetim sistemi içinde yükselen, kendine bir faaliyet alanı bulan ve gücü arkasına alan her dinî zümre diğerlerini ezmek ve tasfiye etmek için var gücüyle uğraşmaktaydı. Bu durum da İlhanlıların sistem kuramamasının önemli faktörleri arasındaydı. Şiîlerin güçlendiği dönemde Sünnîler tasfiye edilmekteydi. Hristiyanlar da güçlendikleri dönemde diğer inançlara baskı kurmaya çalışmışlardı. Özellikle Hülagü’nün Hristiyan olan eşi Dokuz Hatun üzerinden Hristiyanlar güç kazanmaya çalışmışlardı. Yahudi bir vezir olan Sadu’d-devle zamanında da Müslüman memurlar görevlerinden alınmış yerlerine Yahudi kökenli memurlar atanmıştır.

İran’da da Moğol hanları ve İlhânlılar yavaş yavaş Müslüman olan reayalarına alıştılar. Daha çocuk iken Müslüman olan Cuci’nin oğullarından Burkay Han, dinin güçlendirilmesi ve Müslümanların yüceltilmesi noktasında çaba gösterdi. Hülagü’nün kendisi Şamanist, hanımı ise Hristiyan idi. Bundan dolayı da Hoy’da puthaneler yaptırılmasını emretmişti. Onun oğlu Abaka da Budist inancına bağlıydı ve babası gibi Hristiyanları destekliyordu. Fakat yerine geçen Teküdar, Müslümanlarla girdiği yakınlık sonucu Hıristiyanlık inancından geçip İslam dinine girerek Ahmed adını aldı ve kendisini İslam dinin savunucusu ve Muhammedî şeriatın takipçisi olarak tanıttı. Bu da Hristiyanların ve Müslüman olmayan Moğolların işlerinin gerileyip zayıflamasına, İslam’ın ve Müslümanların ise güçlenmesine yol açtı. Ancak ondan sonra Argun Han ise Budistlerin ve Hristiyanların güçlenmesi, Müslümanların zayıf düşürülmesi siyasetini yürüttü. Hakikatte İran, İlhanlılar döneminin bir bölümünde Şam ve Mısır Eyyubî melikleriyle girdikleri çatışma ve çekişmelerde yenilgi her zaman Moğollara düşüyordu. Müslümanlar Şam, el-Cezire ve Küçük Ermenistan’da kaybetmiş oldukları bazı bölgeleri geri aldılar. İran İlhanlıları İslam’ı kabul etmedikleri zamana dek Memluklular onlar karşısında “İslam’ın kâfirler karşısındaki direnci” hükmüne sahiplerdi. Fakat Gazan Han döneminde siyasî ve askerî savunma şeklini de buldu.

Burada İran’ın İslam öncesi dünyası durumuna işaret etmek de yerinde olacaktır. İslam’ın güç bulması sonucu geçerlilikleri, parlaklıkları ve yükselişleri azalan bu dinlerin takipçileri, İslam devletinin İran’da ve diğer çevre memleketlerde düşmesi ve din âlimlerinin hızla zayıflaması sonucu yeniden harekete geçip, her yerde ve her zaman Müslümanları incitmek için fırsatlar buldular. İlhanlı Devleti’nin İran’da kurulması, Hristiyanlık inançlarının bu ülkede güçlenmesini de beraberinde getirdi. Hatta öyle ki, İran Hristiyanları, Hülagü’yü ve karısı Dokuz Hatun’u “kurtarıcı” olarak nitelendirdiler. Hülagü’nün Hristiyan emir ve komutanları da ellerin ulaştığı her yerde yeni kiliseler yaptırmaya ve mescitleri kiliseye dönüştürmeye yeltendiler. İslam devletinin düşüşü, İran Yahudilerine de intikam alma yoluna gitme, perişan hallerini düzeltme, Moğol şahlarının ve emirlerinin teşkilatlarında makam elde etme fırsatını verdi. Bu grup arasından Zencân’ın Ehber vilayetinden olan Sadu’d-devle, Argun’un veziri olma makamına kadar geldi ve kendi vezirliği döneminde İslam’ın ve Müslümanların düşürülmesi noktasında çeşitli hileler düşündü.

Moğolların Dinî Algıları

İlhanlılar, yani Moğollar, farklı inançlara ve farklı kültürlere karşı dünya üzerinde başka milletlerde görülmeyecek bir müsamahaya sahiptiler. Bu onların genel bir özelliğiydi. Moğol hâkimiyeti altında çok farklı inançlar özgürce yaşama imkânı bulmaktaydılar. Moğolların bir diğer özelliği de değişime açık bir toplum olmalarıydı. Mevlana Celâleddin Rûmî de Moğollara çok yakın bir coğrafyadan, Belh’ten olması sebebi ile Moğolları Anadolu’daki pek çok kişiden daha fazla tanımaktaydı. Moğolların bu özelliklerini çok iyi bilen Mevlânâ, Anadolu’da Moğol hâkimiyeti başladığında Moğollara karşı stratejisini bu noktadan hareketle geliştirmiştir. Onun Baycu Noyan için “Bu Baycu velidir, kendisi dahi bilmez” sözünü bu çerçevede değerlendirmek gerekmektedir. Yine diğer tasavvuf zümreleri tarafından kendisine yöneltilen eleştiriler karşısında “Siz onlara baktığınızda kâfirleri görürsünüz, ben ise geleceğin mü’minlerini” ifadesi de yine bu bağlamda anlaşılmalıdır.

Selçukluların sonu anlamına gelen Moğol tahakkümü altında Anadolu’da iki farklı siyasî eğilim gelişmekteydi. Birincisi, Sadreddin Konevî ve Ahi Evran öncülüğünde Moğollara karşı direnişi ve Moğol hâkimiyetinin hissedilmediği Batı Anadolu topraklarında yeniden toparlanmayı ön görmekteydi. İkincisi ise Mevlânâ Celâleddin Rûmî öncülüğünde gelişen, Moğollarla birlikte hareket ederek onları dönüştürmeyi ve onların gücü üzerinden çok daha geniş bir coğrafyada dönüştürücü etki yaratmayı amaçlayan bir stratejiydi. Bu eğilimlerden hangisinin doğru olduğuna dair sürdürülen tartışma konunun ve sürecin anlaşılmadığının bir göstergesidir. Konevî ve Ahi Evran’ın öngördüğü strateji Osmanlı ile başarıya ulaşırken, Mevlânâ Celâleddin Rûmî ve onun gibi düşünenlerin stratejileri neticesinde Moğollar, 1294 yılında Gazan Han’ın Mahmud adını alıp Moğol Devleti’nin resmen Müslüman olduğunu ilan etmesiyle yeni bir mecraya ulaşmış oluyorlardı. Böylelikle bu topraklar fatihlerini fethetmişlerdir. Artık İslam, Moğollar eliyle Asya içlerinde daha önce hiç ulaşmadığı topraklara ulaşma ve buralarda güçlenme imkânı bulmuştu. Müslüman Moğolların devamı olan Timurlular devrinde ise Asya’da İslam kültürü adeta ikinci bir Rönesans yaşamaktaydı. Bu şekilde Mevlânâ’nın doğup büyüdüğü ve paganizmin merkezi olan topraklar, Moğollar eliyle İslam medeniyeti çerçevesinde yeniden şekilleniyordu. Mevlânâ’dan iki asır sonra Tacikler arasında yaşayan Yakub-u Çerhî’nin bu mıntıkada irşad aracı olarak Mesnevî’nin ilk on sekiz beyitini tercih etmesi bunun açık göstergelerindendir. Böylelikle büyük bir öngörü ve birikimle stratejisini geliştiren Mevlânâ, İslam kültürüne en büyük zararı veren Moğollar eliyle İslam’ın Asya içlerinde yeniden canlanma koşullarını da hazırlayanlar arasında yer almış oluyordu.

KAYNAKÇA
Milli Mevlânâ Kongresi (Tebliğler) (3-5 Mayıs 1986), Selçuk Üniversitesi Selçuklu Araştırmaları Merkezi, Konya 1987.
Ahmed Eflakî, Menâkıb’ül-Ârifîn, I-II çev. Tahsin Yazıcı, MEB, Ankara 1986.
Ahmed Eflâkî, Menâkıbû’l Arîfîn, nşr. Tahsin Yazıcı, Ankara 1976.
AKKUŞ Mustafa, İlhanlıların Anadolu’daki Dini Siyasetleri, Basılmamış Doktora Tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya 2010.
Aksarayî, Kerimüddîn, Müsameret’ül–Ahbar ve Musayeretül’ül – Ahyar, yay. Osman Turan, Ankara, 1944.
Aksarayî, Kerimüddîn, Müsameret’ül–Ahbar ve Musayeretül’ül – Ahyar, çeviren Mürsel Öztürk, TTK, Ankara, 2000.
Alâeddin Atamelik Cüveynî, Tarih-i Cihan Guşa, Türkçe Çev. Mûrsel Öztürk, Ankara 1988.
ALINGE Curt, Moğol Kanunları, çev. Coşkun Üçok, Ankara 1967.
AMİTAİ Preiss, Mongols and Mamluks: The Mamluk-Ilkhanid War: 1260-1281, Cambridge University, Cambridge 1996. XV.
Anonim Selçukname, Neş. F.Nafiz Uzluk, Ankara 1952.
Aslanapa, Oktay, Anadolu’da İlk Türk Mimarîsi, Ankara 1991.
Aslanapa, Oktay, Türk Sanatı, Remzi Kitapevi, İstanbul 1989.
Aydın, Mehmet, “Hz. Mevlânâ’nın Yaşadığı Dönemin Sosyal Yapısı”, II. Milli Mevlânâ Kongresi, Konya 1986.
Aydoğmuşoğlu, Cihat, Tarihte Tebrîz, AÜ. SBE YL tezi, Ankara 2007.
AYKUT Tuncay, Ak Akçe: Moğol ve İlhanlı Sikkeleri, İstanbul, 1992.
AYÖNÜ Yusuf, Mevlevilerin Selçuklular, Moğollar ve Türkmen Beyleriyle Münasebetleri, Basılmamış Bitirme Tezi, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, İzmir 1997.
BADEMCİ Ali, Cengiz Yasası ve Timur Tüzükâtı, İstanbul 2012.
BARTHOLD V.V., Moğol İstilasına Kadar Türkistan, çev. Hakkı Dursun Yıldız, Ankara 1990.
Barthold, W., “Azerbaycan ve Ermenistan”, çev. İsmail Aka, A.Ü. Tarih Araştırmaları Dergisi, c.VIII-XII, Ankara 1975.
BAUSANİ A., “İlhanlı Hâkimiyeti Altında İran’da Din”, çev. Mustafa Uyar, s. TAD, s. 32, Ankara 2002.
BAUSANİ A., “Relegion Under The Mongols”, The Cambirdge History of Iran, vol V, ed. J. A. Boyle, London 1968.
BAYKARA Tuncer, Anadolu’nun Selçuklular Devrindeki Sosyal ve İktisadi Tarihi Üzerine Araştırmalar, İzmir 1990.
BAYKARA Tuncer, Türkiye’nin Sosyal ve İktisadî Tarihi (XI.-XIV. Yüzyıllar), Ankara 2000.
Baykara, Tuncer, Anadolu Tarihi Coğrafyasına Giriş, TKAE, Ankara, 1988
BAYRAM Mikail, “Türkiye Selçukluları Döneminde Bilimsel Ortam ve Ahiliğin Doğuşuna Etkisi”, Türkiye Selçukluları üzerine Araştırmalar, Konya 2003.
BAYRAM Mikâil, Sosyal ve Siyâsî Boyutlarıyla Ahi Evren – Mevlânâ Mücadelesi, 3. Baskı, Konya 2012.
BOYLE J. A., “The Seljuq and Mongols Periods” The Cambirdge History of Iran, V, Ed. John Boyle, London 1968.
BOYLE John A., “The Il-Khans of Pesia and CHıristiyan West”, The Mongol World Empire 1206-1370, London 1956.
Browne, Edward, G., A Literary Histrory Of Persia, Cambridge 1956.
CÜVEYNÎ Ata Melik, Tarih-i Cihangûşâ, III, çev. Mürsel Öztürk, Ankara 1999.
Derviş Mahmud-ı Mesnevihan, Sevâkıb-ı Menâkıb, nşr. Hüseyin Ayan, Gönül Ayan, Erdoğan Erol, İstanbul, 2007.
Divân-ı Sultan Veled, çev. ve nşr. Feridun Nafiz Uzluk, İstanbul 1941.
ERDEM, İlhan, “Olcaytu Han’nın Ölümüne Kadar İlhanlılar’da Yaşanan Siyasal-Kültürel Gelişmeler ve Yakın Doğu’ya Etkileri”, Tarih Araştırmaları Dergisi, c. XX/31. Ankara, 2000
ERSAN Mehmet, Türkiye Selçuklu Devleti’nin Dağılışı, Ankara 2010.
Ethem, Halil, “Anadolu’da İslâmi Dönem Türk Katalogları”, TOEM, 1331, VI / 36 s. 728 – 753
FÜRÜZANFER B., Mevlâna Celâleddîn, çev. Feridun Nafiz Uzluk, İstanbul 1963.
Gölpınarlı, A., “XIII. – XIV. Asırda Anadolu’da İçtimai Hayat ve Türk Kültürü”, Konya, s. 36, Konya, 1940 – 41.
GölpınarlI, Abdülbakî, Mevlânâ Celâleddîn Hayatı, Eserleri, Felsefesi, İstanbul 1999.
Grabar, O, “The Visal Arts”, The Cambirdge Histroy Of İran, V, London, 1968.
Grousset, R., Bozkır İmparatorluğu, çev. Reşat Uzmen, İstanbul, 1993.
GUİGNES Jean Louis de “Hunların Türklerin Moğolların ve Daha Sair Tatarların Tarih-i Umumisi”, trc. Hüseyin Cahid [Yalçın], I-V. ,İstanbul 1923-1924.
Gül, Muammaer, Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da Moğol Hâkimiyeti, İstanbul 2005.
Hâfız-ı Ebru, Zeyl-i Câmiu’t-Tevârih, nşr., Hânbâbâ Beyânî, Tahran, 1350.
Hamdûllah Kazvînî, Nûzhetu’l-Kûlûb, Nşr. Browne, ııeşr. G. Le Strange, London- Leiden 1915
HAYKIRAN Kemal Ramazan, “Alâeddin Keykûbad Döneminde Anadolu’da Sürdürülen Eğitim Faaliyetlerine Genel Bir Bakış ve Necmedîn Râzî”, II. Alâeddin Keykûbad ve Dönemi Sempozyumu, Konya 2008.
HAYKIRAN Kemal Ramazan, “Bir İlhanlı Şehir Modeli: Sultâniye”, Doğu Batı Dergisi, S.67.
HAYKIRAN Kemal Ramazan, İlhanlılarda Kültür ve Eğitim, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2015.
Haykıran, Kemal Ramazan, Moğollar ve Mevlânâ, Senzet Yayınları, Bursa 2015.
Hindûşah Nahcîvanî, Düstûr’ul-Kâtib fi- Tayîn’ül- Merâtib, nşr, A.A. Alizâde, Mosko-va,1964.
Hondmir, Habibu’s-Siyer, Nşr. W.M. Tahackson, Harvard 1994.
Huart, C.L, “Tebrîz” İ.A. XI, Ankara 1956.
İbn – i Battûta, Seyehatname, çeviren Mümin Çevik, İstanbul 2005.
KANAT Cüneyt, “Baybars Zamanında Memlûk-İlhanlı Münasebetleri (1260-1277)”, Tarih İncelemeleri Dergisi, XVI(2001).
KANAT Cüneyt, “İlhanlı Hükümdarı Teküdar’ın Müslümanlığı Kabulü ve Bunun Memlûk Devleti’ndeki Yankıları”, Türklük Araştırmaları Dergisi, 12/2002.
Mahmud Kerimuddîn Aksarayî, Müsâmert’ül-Ahbâr, nşr. Osman Turan, TTK, Ankara, 1999
Mahmud Kerimuddîn Aksarayî, Müsâmert’ül-Ahbâr, çev,Mürsel Öztürk, TTK, Ankara, 2000
Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Divan-ı Kebir, nşr. Abdülbâkî Gölpınarlı, İstanbul 1992.
Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Fîhi Mâ Fîh, çev. M. Ü. Tarıkâhya, İstanbul 1954.
Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Fîhi Mâ Fîh, çev. M. Ü. Tarıkâhya, İstanbul 1954.
Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî, çev. Abdülbâki Gölpınarlı, İstanbul 1979
Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî, çev. Abdülbâki Gölpınarlı, İstanbul 1979.
OCAK Ahmet Yaşar, “Bir 13. Yüzyıl Mutasavvıfı ve Sûfîsi Olarak Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî”, IV. Milli Mevlânâ Kongresi, 12-13- Aralık 1989, (Tebliğler), Konya 1991.
OCAK Ahmet Yaşar, “Bir 13. Yüzyıl Mutasavvıfı ve Sûfîsi Olarak Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî”, Türkiye Günlüğü, s. 9, Aralık, 1989.
OCAK Ahmet Yaşar, “Bir 13. Yüzyıl Mutasavvıfı ve Sûfîsi Olarak Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî”, Türk Sûfîliğine Bakışlar, İstanbul 1999.
OCAK Ahmet Yaşar, “Mevlânâ Önce Kendi Zaman ve Zeminin İnsanıdır Yahut Mevlânâ’yı Doğru Anlamak”, Mevlânâ, Ed. O Horata, A. Karaismailoğlu, Ankara 2007.
OCAK Ahmet Yaşar, Babaîler İsyanı, İstanbul 2011.
Ocak, Ahmet Yaşar, Ortaçağlar Anadolu’sunda İslâm’ın Ayak İzleri, Kitap Yayınevi İstanbul, 2011.
ÖNDER Mehmet, Hazreti Mevlânâ Hayatı ve Eserleri, İstanbul 1978.
ÖNGÖREN Reşat, “Mevlana Celâleddîn-i Rûmî”, DİA, XXIX, Ankara 2004.
ÖZGÜDENLİ Osman G. “Moğollar”, DİA, XXX, s. 225.
ÖZGÜDENLİ Osman Gazi, Moğol İranında Gelenek ve Değişim Gâzân Han ve Reformları (1295-1304), İstanbul 2009.
Reşîdüddî Fazlullah, Camîü’t-tevârih, c.II, nşr. Behmen Verimî, Tahran, 1338.
Reşîdüddîn Fazlullâh Hemâdanî, Câmîüt’tevârih, nşr. Ve çev. W.M., Thackston, Duxbury, 1999.
Reşîdüddîn Fazlullâh Hemâdanî, Câmîüt’tevârih, Tahran, 1373.
ROUX Jean Paul, Türklerin ve Moğolların Eski Dini, çev. Aykut Kazancıgil, İstanbul 1994.
Sadreddîn Konevî, Mirât’ul Arîfîn, çev. Dilaver Gürer vd. Gelenek Yay. İstanbul, 2010.
Spuler, Bartold, The Müslim World II: The Mongol Period, London, 1964.
Spuler, Bertold, İran Moğolları, çev. Cemal Köprülü, TTK, Ankara, 1987.
Sümer Faruk, “Anadolu’da Moğollar”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, I, Ankara, 1970.
Şebenkarei, Muhammed, Mecmaü’l – Ensab, Süleymaniye Kütüphanaesi, Yeni Cami Kitapları, No: 909.
ŞEKER Mehmet, Anadolu’nun Türkleşmesi ve Kültürel Hayat, İstanbul, 2011.
Şems-i Tebrîzî, Mâkâlât, çev. Osman Nuri Gençosman, İstanbul 2006.
The Cambirdge History of Iran, vol V, ed. J. A. Boyle, London, 1968.
TOBÇA Manghol-un Niuça (Yüan-ch’ao Pi-shi), Moğolların Gizli Tarihi, çev. Ahmet Temir, Ankara 1995.
TOGAN Zeki Velidi, “Reşîdüddîn’in Mektuplarına Göre Anadolu’nun İktisadi ve Medeni Hayatına Ait Kayıtlar”, İ.Ü., İktisat Fakültesi Mecmuası, c.15, 1953.
TOGAN Zeki Velidi, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul 1989.
Togan, Zeki Velidi, “Reşidüddin”, MEB, İ.A., c.IX.
TURAN Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul 1996.
UYAR Mustafa, “İlhanlı Hükümdarlarının İslâm’a Girmesinde Rol Alan Türk Sûfîleri: İlhan Tegüder ve Gâzân Han Devirleri”, Belleten, CLXXVI, s. 275, Nisan 2012.
Uyar, Mustafa “İlhanlı Hükümdarlarının İslâm’a Girmesinde Rol Alan Türk Sûfîleri: İlhan Tegüder ve Gâzân Han Devirleri”, Belleten, CLXXVI, s. 275, Nisan 2012.
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, “Emir Çoban Sulduz ve Demirtaş”, Belleten, XXXI. (124), Ankra, 1967.
Vassaf, Abdullah B. Fadullah-i Şirazi, Tecziyet’ül–Emsar ve Tezciyet’ül – Esar, Tahran, 1338.
Vilber, Donald, Mimarî – i İslâmi Der Devr – i İlhanan, Tahran, 1337.
Vladimirtsov, B. Y., Moğolların İçtimai Teşkilatı, çev. Abdülkadir İnan, Ankara, 1944.
Wilber, Donald, The Architecture of Islamic Iran: The Il Khanid Period, New York, 1994.
YİNANÇ Mükremin Halil, Türkiye Tarihi: Selçuklular Devri, Ankara 2013.
Yuvalı, Abdülkadir, “Anadolu’da Türkler ve Moğollar”, TDA Dergisi, s. 38, İstanbul, 1985.
Zebihullah-î Safâ, İran Edebiyatı Tarihi, II, çev. Hasan Almaz, Ankara 2005.

********************************************
Yrd. Doç. Dr. Kemal Ramazan HAYKIRAN
http://www.beyaztarih.com/mogol-tarihi/mogollar-ve-mevlana

Wednesday, 07 November 2018 07:24

By Rufiz Hafizoglu

Turgut Ozal, the eighth president of Turkey, played a very important role in the development of Turkey’s tourism sector, and today the tourism sector is one of the most developed and profitable sectors in the country.

In the third quarter of 2018, Turkey’s tourism revenues increased by one percent compared to the same period in 2017 and amounted to $11.5 billion.

In September this year, 5,425,845 tourists visited Turkey, and in January-September - 31,815,952 tourists, according to the Ministry of Culture and Tourism of Turkey.

The tourism sector in Turkey is so interesting and attractive that even citizens of countries that have political problems with Turkey continue to visit this country.

For example, in the first nine months of this year, 349,462 tourists from Israel visited Turkey, which is 14.76 percent more than in the same period of 2017.

On the other hand, the citizens of Egypt, who also have tensions in relations with Turkey, continue to visit this country. In the first nine months of 2018, 111,311 Egyptian tourists visited Turkey, which is 50.16 percent more compared to the same period last year.

However, there is one small and poor country, the main export of which is labor migration under the guise of “tourism.” That is Armenia, with its hostile attitude to Turkey.

Three years ago, there were about 150,000 illegal migrants from Armenia in Turkey, but every year this number grows. This happens at least because migration from Armenia is the best step for the country's people to get rid of the economic problems of their poor country. Another factor is that migration to Turkey doesn’t cost much.

Further, let's take a look at some statistics on the number of Armenian “tourists” in Turkey.

For example, in 2017, 48,320 “tourists” from Armenia visited Turkey, which is 23.7 percent more compared to 2016, according to the Turkish Ministry of Culture and Tourism.

This is while in the first nine months of 2018, 39,382 “tourists” from Armenia visited Turkey, which is 8.37 percent more compared to the same period in 2017, according to the Turkish Ministry of Culture and Tourism.

In September alone, 5,929 Armenian “tourists” visited Turkey, which is 19.13 percent more compared to the same month of 2017.

Thus, statistics show that the number of Armenian “tourists” in Turkey is growing every year.

Turkish media report that the majority of Armenian citizens who come to Turkey as tourists don’t return to Armenia. It is also reported that the citizens of Armenia, who don’t leave Turkey, mostly remain in the provinces bordering with Armenia.

Thus, it is safe to say that Turkey is turning into a “tourist paradise” for Armenian citizens.

---

Rufiz Hafizoglu, deputy editor-in-chief of Trend

https://en.trend.az/other/commentary/2975873.html?fbclid=IwAR2E1KigVJvCvDOJGLRA0HFp3bK6URkmEQPn8_ORyyPNDato0b0FoHYsIZ4

 

 

Wednesday, 07 November 2018 06:55

Teolojik konuları tartışmak, havanda su dövmek gibidir. Elinize birşey geçmez. İnsanları düşman kutuplara dönüştürür. Düşünsenize tuvalete sağ ayakla veya sol ayakla girmenin günah veya sevabını konuşmanın kime neye faydası var? Genelde dinin insanlık tarihinde facia, trajedi ve felaketlere yol açması, din adamları sınıfının bireylerin inançlarını istismar ederek dünyevi, siyasi ve ekonomik statü sağlamaları geniş kitlelerin dine bakış açısını olumsuzlaştırdı. Kutsal kitapların ortaya çıkışına ilişkin tartışmalar Kur’an eleştirilerinden çok önce başlamıştı. İncil Konsillerinin toplanma gündemleri farklı İncil nüshalarının içinden şimdiki İncili oluşturan dört kitabı seçmek içindi.


Benzer tartışmalar İslam peygamberinin ölümünden hemen sonra başladı. Tartışmanın anlaşmazlığa evrilmesinde başı çeken öncü isim, İslâmı kabul edenlerin altıncısı, ilk dönem müfessir, muhaddis ve fâkihlerinden, bütün büyük savaşlara katılmış ve hepsinde de önemli fedakârlıklar göstermiş,
Sahabe Abdullah bin Mesud’dur. Hayatının ilk yıllarında Mekkeli bir zengin için çobanlık yapmış, İslam’ı duyunca da kardeşi Ukbe ve annesi Ümmü Abd bint Abd İbn Süvâ ile birlikte müslüman olmuştu. Rasûlullah onun hakkında şöyle buyurmuştu: “Kur’an’ı dört kişiden öğreniniz: Ibn Mes’ud’dan, Muaz b. Cebel, Übey b. Kaab ve Ebu Huzeyfe’nin mevlâ’si Sâlim’den. Kendisi de bu hususta şöyle demiştir; “Allah’a yemin ederim ki, Allah’ın Kitabı’ndan hiçbir sure yoktur ki, onun nerede indiğini en iyi bilen ben olmayayım! Hiçbir ayet yoktur ki, niçin indiğini en iyi bilen ben olmayayım… Develerin ulaşabileceği yerde Allah’ın Kitabı’nı ben¬den daha iyi bilen birinin olduğunu bilsem, mutlaka deveye binip ona giderdim.” İşte böylesine bir kişiliğe sahip İbn-i Mesud’un Felak-Nas Surelerini kabul etmeyişine ne demeli? İbn-i Mesud’un Felak-Nas Surelerini kabul etmeyişi ile ilgili Buharide kayıtlı hadisin Fahreddin Razi ve İbn-i Hazm kabul edilmeyişi, söz konusudur. Ahmed bin Hanbel, Bezzar, Taberani gibi bazı alimlerin yaptığı rivayete göre, Abdullah b. Mesud, Felak-Nas surelerini Kur’an’dan saymıyordu. (bk. Suyuti, ed-Dürru’l-Mensur, 6/416) Razi konuyla ilgili şunları söylemiştir: “Rivayetlere göre, İbn Mesud Fatiha ve Felak-Nas surelerini Kur’an’dan silmiş (Mushafına almamıştır). İbni Malik’te şöyle nakleder: “Mesahif’in (Kuran nüshaları) değiştirilmesi emredildi. İbni Mesud da dedi ki: ‘Sizin aranızdan Mushafını saklayabilen saklasın, çünkü bir şey saklayan Kıyamet günü onunla gelecektir.’ Sonra da dedi ki: ‘Ben Resulullah’ın ağzından 70 sure okudum! Ben Resulullah’ın ağzından aldığımı şeyi bırakır mıyım?” Bu rivayetin anlamı açıktır. Çünkü İbni Mesud; Üçüncü Halife Osmanın yazdığı Kuran’ın eksik olduğunu ya da en azından bazı surelere müdahale edildiğini görmüştü. İbni Hicr der ki: “Osmanın Mushafı Kufe’ye geldiğinde, İbni Mesud ne onun okunmasını kabul etti ne de onun Mushafının yakılmasını kabul etti, çünkü onun (İbni Mesud’un) Mushafı Osman’ın Mushafından farklıydı. Oysaki Sünniler Peygamber’in İbni Mesud’un Mushafı hakkında dediği şeyi naklederler ve derler ki o hadis sahihtir. Ayrıca Osman (adının anlamı kuş veya yılan yavrusu demek) Hafsa’nın ona verdiği kendi nüshası hariç tüm Kuran nüshalarını yakmaya karar verdiğinde Osman’ın İbni Mesud’a yaptığı şeyi naklederler.

Bu rivayet İslam’ın ilk yüzyılında birbirinden farklı Kur’an el yazmalarının olduğunu göstermez mi? Peygamberin ölümünden önce son dokuz veya seksen bir güne kadar vahiy nüzûl (indiği) olduğu için, Peygamber hayattayken Kur’ân ciltli tek bir kitap haline getirilmemiştir. Kur’an’ı Kerim’in kitap haline getirilmeden önce derlenmesi sürecinde hafızasına başvurulacak kişilerin sayısı konusunda İslami kaynaklarda ufak tefek farklılıklar mevcut. Toplamda derleme ve surelerin ayetlerin başlık altında toplanması işinde görevlendirilen bu kişilerin sayısı yedi civarındadır. Bu Kur’an derleme ve tasnif heyeti, İslam tarihinin ilk konsilidir. Daha önce de Hıristiyan din önderleri, Hıristiyanlıkla ilgili tartışmalı konuları aydınlatmak ve bir sonuca bağlamak için, tartışılacak konunun önemi ve ilgilendirdiği bölge oranında büyük toplantılar düzenlemişlerdir. Bu toplantılara “Konsey” ya da “Konsil” adı verilmişti. Hatta iddialara göre dört bölümden oluşan İncil İznik konsilinde yüzlerce İncil arasından seçilmişti.

Şii ve Sünni kaynaklarda halife seçilmesiyle ilgili farklı bilgiler bulunan İlk Halife Ebû Bekir ( ismi Arapça deve yavrusu anlamında) halîfe olduktan sonra Ömer’in teşvîk ve ısrarıyla, hâfız ve vahiy kâtibi olan Zeyd Bin Sabit başkanlığında bir hey’et oluşturulmuş, Kur’ân’ı toplayıp bir kitap haline getirme görevini bu hey’ete vermiştir. İbn-i Mesud’un bu heyet dışında bırakılması, dönemin siyasi çekişmesinin bir sonucudur. Kur’an’a girecek ayet ve surelerin belirlenmesi ve tasnifine uğraşan konsile Ömer, Osman, Ali, İbn Kaab, Zeyd Bin Sabit’e büyük ölçüde yardımcı olmuştur. Oldukça titiz çalışmalar sonucunda takriben bir yıl sonra Kur’ân-ı Kerîm, ciltli bir kitap haline getirildiğinde neden peygamberi sağlığında bu derleme işinin yapılmadığına dsir sorulara ve eleştirilere cevap verebilmek için vahyin Peygamber’in ölümünden çok kısa zaman öncesine kadar gelmeye devam ettiği, dolayısıyla henüz görev tamamlanmadığı için kayda geçmediği” şeklinde açıklama getirilmiştir. ‘Vahiy kâtiplerinin’ etnik veya dinî kökeni ile sayısı konusunda da bir uzlaşma yok. Ancak sayıları 40’a kadar çıkarılan bu kâtiplerden İslami kaynaklarda adı en çok tekrarlananlar Yunanlı Bel’am, Yaiş, Yemenli Cebr, Yessar, Addas, İman, İranlı Selman (Selman-ı Farisi), Yahudi Bahira, Verka, Abdullah İbn-i Selam.Ayetler “Lihaf” (küçük yassı taşlar), “Rıka” (deri, ağaç yaprağı, bir çeşit kâğıt), “Ektaf” (deve ve koyun kemikleri), “Ektab” (ağaç parçası) gibi nesnelere yazılmıştı. İbn’el-Nadim ve Buhari gibi kaynaklara bakılırsa, Peygamber’e vahyedilmiş bazı ayetler (Şeytan Ayetleri gibi) Allah’ın dilemesi ile Peygamber’in hafızasından silinmişti. Silinme olayı muhtemelen Alzheimer hastalığı ile ilgili, bunama/demans sonucunda hatırlanmaması.

Ayetin ayeti nesh etmesi de açıklanması gereken bir husus, yüce yaratıcının bilgisi evveli ve ahiri, görüneni ve görünmeyeni kapsadığına göre nasıl olur da hükmü zail olacak ayet gönderir?

İslam tarihi okunduğunda Kur’an’ın , Ebu Bekir zamanında oduncu (hattap) Ömer’in ısrarı üzerine toplandığı ve daha sonra Osman zamanında da çoğaltılıp diğer nüshaların yakıldığı öğrenilebilir. Peygamberin hayatında birçok sahabi Kur’an’ı hem hafızalarında hem de sahifelerinde toplamış bulunuyorlardı. O’nun ölümü üzerine damadı Ali derhal evine kapanmış, “Kur’an’ı cemetmedikçe cuma namazına çıkmak hariç, ridamı giymemeye yemin ettim.” diyerek, sözünü yerine getirmişti. Ali’nin cem ettiği Kur’an, İbn-i Mesud’un Ali ile karşılıklı okuduğu surelerin yazılmasıyla oluşturulmuştu. Şiilerin elindeki Kur’an nüshası Ali’nin birleştirdiği kaydettiği Kur’an’ı Kerim’dir.

Zeyd bizzat kendisi iyi bir hafız olduğu halde, kendisi gibi başka hafızlarla da yetinmeyip, her ayet hakkında mukabele görmüş iki yazılı şahid aramak gibi son derece titiz ve ilmi bir usul takib etmiştir. Yalnız Tevbe suresinin sonundaki iki ayet hakkında, araştırmasına rağmen iki yazılı şahidi bulamamış, Ebu Huzeyme’deki yazılı nüshaya istinad etmek durumunda kalmıştır. Bu şekilde Ebu Bekir devrinde biraraya getirilen sahifelere “el- Mushaf” denilmiştir.

Sonuc olarak deizmin yaygınlaşması, inanç sistemlerinin birçoğunun kadını ikinci plana atmasından kaynaklandığı gibi herkesin eşit haklara sahip olduğu laik sistemlere eğilimi artırıyor. Hiçbir dine ya da Tanrı’ya inanmama anlamına gelen Ateizm ve yalnızca Tanrı inancı anlamına gelen Deizm (Dinsizlik) inançları dünya genelinde artış gösteriyor. Müslümanlar kimseye kızmasın ya da çamur atmasın, toplumsal yaşantıları, inançları ile davranışlarının birbirini tutmaması, herşeyden önemlisi Kur’an tartışmalarının daha hicrî birinci yüzyılda hatta peygamberin ölümünden bir kaç saat sonra başlamasıyla ilgili aktarımlar, İslam toplumu içinde Deistlerin sayısını artırıyor.

Son söz:

Bize kâfir demiş Mütfî Efendi,

Tutayım ben ana diyem Müselmân,

Vardıkda yarın Rûz-i Cezâ’ya,

İkimiz de çıkarız anda yalan!”

Ömür Çelikdönmez
Twitter:@oc32oc32

https://kafkassam.com/dinsizlik-dunyada-ve-islam-ulkelerinde-neden-yayiliyor.html

 

 

Tuesday, 06 November 2018 07:19

By Elchin Mehdiyev 

Azerbaijan's support on the issue of Jerusalem is important for Palestine, the Foreign Minister of Palestine Riyad al-Maliki said at the opening of the conference of Palestinian ambassadors in Asian countries on Nov. 5.

Foreign Minister Elmar Mammadyarov addressing the opening session of the conference noted with satisfaction the decision to host the gathering as a response to request made by the Palestinian side and underlined the continuous support of Azerbaijan to the brotherly People of Palestine in their struggle to achieve peace, stability and sustainable development.

Mammadyarov stressed that Azerbaijan consistently stands for the two-state solution of the Palestinian issue with East Jerusalem as the capital of the State of Palestine.

It was noted that Azerbaijan hosted several international events on Palestine, including an international conference on the issue of Jerusalem, which was held last year in Azerbaijan with participation of the UN Committee on the Exercise of the Inalienable Rights of the Palestinian People, the United Nations Coordination Office for Humanitarian Affairs, the OIC, and various non-governmental and civil society organizations.

Also, it has been emphasized that the Republic of Azerbaijan always supports Palestinian people in difficult times and is committed to Islamic solidarity and vivid example of this support is the allocation of $200,000 to the United Nations Relief and Works Agency for Palestine Refugees in the Near East (UNRWA) by Azerbaijan in October 2018.

Mammadyarov briefed the conference participants on Armenia's aggressive policy and its consequences against Azerbaijan, stressing that UN Security Council's four resolutions on the immediate and unconditional release of the occupied territories of Azerbaijan have not yet been implemented.

Mammadyarov also informed the participants of the conference about the activities of Azerbaijan within the Organization of Islamic Cooperation (OIC), considerable contribution of Azerbaijan to the cause of Islamic Solidarity, as well as initiatives launched and events organized in this regard.

Foreign Minister Riyad al-Maliki expressed his gratitude for continuous support of Azerbaijan to the People of Palestine in their struggle to achieve peace and underlined that the decision to host the conference of Ambassadors of Palestine in Asian states is a vivid example to it.

https://en.trend.az/azerbaijan/politics/2975746.html

 

Monday, 05 November 2018 08:31

Ahmet Kılıçaslan Aytar

 
Kırk yıldır ABD-İran ilişkilerinde  düşmanlık yaşanıyor.
ABD, İran ile ilişkilerinin normalleşmesinin küresel güvenliği geliştireceğine inanmıyor.
İran’ın  genişlemeci ve tehlikeli tasarımlarının mutlaka engellenmesini  düşünüyor.
 
*
ABD’nin İran nükleer anlaşmasından çekilmesiyle birlikte iki ülke arasında yüksek gerilim oluştu.
Washington, iki aşamalı yaptırım kararının 1. bölümü 6 Ağustos’ta uygulamaya koydu. 
Ama en sert yaptırımlar  5 Kasım’ da (bugün) başlıyor.
 
*
Bu yaptırımlarla, İran’ın ABD doları ile ticaret yapmasının önüne geçilecektir.
ABD, yaptırım kararına uymayan ve  İran ile ticaretini sürdüren diğer ülkeleri kapsayacak şekilde yaptırım kartını devreye sokacağını ilan etmiştir.
Yeni yaptırımların, uzun süredir ekonomik darboğazda olan İran’ı olumsuz yönde etkilemesi,
Böylece İran halkının değişim talebini desteklemek için yöneticiler üzerindeki baskısının artması bekleniyor.
 
*
ABD, Japonya’yı çok ağır ekonomik baskı altında tutuyordu.
7 Aralık 1941’de, Japonya’ya ait bir uçak gemisinden havalanan 400 uçak Hawaii’nin Oahu adasına ölüm yağdırdı.
Halbuki Pearl Harbor’a yapılan saldırıdan önce ABD’nin Japonya büyükelçisi;
“Devletin hayatta kalması söz konusu olduğunda, bir saldırının algılanan askeri ve siyasi yararları yerini boğucu bir şekilde ölüme terkeder. 
Japonya ABD’nin ağır ekonomik baskısına boyun eğmeyecek ve savaşmayı tercih edecektir” uyarısında bulunmuştu…
 
*
Şimdi Trump yönetimi, İran’ın petrol ihracatını sıfıra indirirken,
İranlı yetkililer, petrol ihraç edememeleri  halinde diğer ülkelerin petrol ihracaatlarını,
Basra Körfezi’nde keseceklerini sürekli olarak uyarıyorlar.
 
*
İslam Devrimi Muhafızları Kolordusu komutanı General Hossein Salami,
“İran, Hürmüz Boğazını kapatırsa, ABD yeniden açabilir.
İran, böyle bir eylemin maliyetlerini ve faydalarını incelemelidir.
Aşırı baskı altında İranlılar, Hürmüz Boğazı’nı kapamanın siyasi ve askeri faydalarının;
Maliyetlere ağır basıp, tehditlere göre hareket ettikleri sonucuna varabilirler. 
Sonraki savaş ABD de dahil olmak üzere herkes için felaket olacaktır ” diyor…
 
*
İran’ın ABD ile doğrudan çatışmaya yol açması “irrasyonel” gibi görünse de, 
Yabancı baskı altında İran’ın maliyet-fayda analizi;
Batı’nın “rasyonalite” dediği  temelde hareket etmeyeceği anlamında benzersizdir.
Çünkü İran, İran milliyetçiliği ve Şii öğretilerinde derin kökleri olan;
Eziyete rağmen kapitülasyon ve onur kurban etmeyi kınayan eski bir uygarlıktır… 
 
*
Nitekim Trump yönetiminin, İran’ı uzun talep listesine zorlamak için sürdürdüğü maksimum baskı politikası;
İran’ın iç politikasını giderek Amerikan çıkarlarını baltalayan biçimlerde şekilleniyor.
Birincisi, ABD İran’ın kötü yönetilen ekonomisini sıktıkça, İran siyasi kurumu rekabet eden tarafları dış baskıya yöneltiyor. 
İkincisi, ABD stratejisi Batı ve özellikle ABD ile herhangi bir angajmana karşı çıkan İran milislerinin dönüşüne zemin hazırlıyor.
 
*
Trump yönetimi, İran’la arzu edilen bir sonuç olarak savaşı gören Ulusal Güvenlik  Danışmanı J. Bolton gibi şahinlerden oluşuyor.
Şahinler ABD’ nin düşmanla müzakerede bulunmasını reddediyor…
Bu durum Trump yönetiminin, İran’da sertliğin yükselişini umursamadığını,
Ya da daha kötüsü, savaşın bir bahanesi olarak gelişmeleri memnuniyetle karşıladığını gösteriyor.  
ABD-İran ilişkileri zaten endişe vericidir ve savaş hayal edilemez değildir… 
 
*
Trump ise İran’a koyduğu petrol ambargosuna karşı “tehdit edildiğinde”,
Suudi ve Körfez ülkelerinin petrol ihracaatlarını Hürmüz ve Mendeb boğazlarından yapabilmelerini sağlamak,
Gerektiğinde karşılıklı fiziki harekete geçerek karşılık verilmesi konusunda askeri ve siyasi işbirliklerini geliştirmiştir.
Bu bir kriz noktasına ulaşılması durumunda bölgede çatışmaların tırmanacağı anlamına geliyor.
 
*
Ancak şimdi ABD Kongresi, Suudi Arabistan’ın Cemal Kaşıkçı için cezalandırılmasını istiyor.
ABD’nin Suudi Arabistan’a askeri desteğinin sona ermesinin çağrıları yapılıyor. 
Amerikalılar, bu  duruma ” Suudiler gazeteci ve muhaliflere korkunç şeyler yaparken ve Yemen’de çocukları bombalarken,
İran’ın odak noktasını tutmak kolay değil ” gözüyle bakıyor.
Ama Başkan Trump, Suudi Arabistan’a silah satışlarını sınırlamanın ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarını  tehdit edeceğinden yanadır.
Ve İran’ı boğma planını yürütme kararlılığındadır.  
 
*
Temmuz’da medyada  Pentagon’un İran’a bir hava saldırısı planı hazırladığına ilişkin bilgiler yer aldı.
Buna göre Pentagon, İsrail ve Suudilerin de katılacağı İran’a karşı yoğun bir hava savaşı planlamıştı.
Plan, İran’ın stratejik hedeflerine karşı 2.300’ün üzerinde hava saldırısı yapılmasını gerektiriyor:
Saldırıların hedefi havaalanları ve deniz üsleri, cephanelikler, petrol ve madeni yağ depoları, telekomünikasyon sistemi, radar, fabrikalar, askeri merkezler, limanlar, su işleri,  füze üsleri ve Devrim Muhafızları’dır.
Plan, 80 milyonluk İran’ı felce uğratmak ve devrim öncesi döneme geri götürmeyi amaçlıyor. 
 
*
Üstelik 5 Ekim’de Beyaz Saray, İran’ı “terörün en önemli devlet sponsoru” olarak niteleyen Terörle Mücadele Strateji Belgesi’ni yayınladı.
ABD, bu belgede terör tehdidini ortadan kaldırmak üzere İran ve radikal İslamcı  militanlarla savaşmayı vaat ediyor.
Halbuki, terörizmi uygulayan Müslüman örgütlerin gelişimi; Müslüman Kardeşler cemaatinin savunduğu ve yaydığı siyasal İslam ideolojisine dayanmaktadır.
Siyasal İslam ile mücadele etmeden, sadece terörist eylemlerle mücadele etmek hiçbir işe yaramayacaktır.  
Nitekim ABD terörle mücadele stratejisi, sivilleri hedef alan ve binlerce insanı Yemen’de öldüren Suudi Arabistan’ı,
Şii İslam Cihadçisi İran’ ı tamamlayan  Müslüman Kardeşler hamisi Sünni İslam Cihadçısı Erdoğan Türkiye’sini terörist bir tehdit olarak tanımlamıyor!
 
*
Bugün sıradan İranlılar ekonomik mücadelelerinin daha da kötüleşeceğinden korkuyor.
Ama Cuma günü, İran hükümeti “kaygımız yok” diyen bir açıklama yaptı.
ABD’nin yaptırımlarına bakılmaksızın ekonomik işlerini yönetebileceklerinden emin olduklarını söylediler… 
 
 
 
Monday, 05 November 2018 07:56

In an exclusive interview with AZERTAC, Sami Yusuf, who composes music and leads the growth of a new global music genre that engages millions of listeners, spoke of his love for Nasimi, mugham and Azerbaijan

 

British musician of Azerbaijani origin Sami Yusuf, who participated in the first Nasimi Festival of Poetry, Arts and Spirituality held in Azerbaijan, has given an exclusive interview to AZERTAC. The following is the text of the interview.

The first Nasimi Festival of Poetry, Arts and Spirituality was held in Baku. What do you know about Nasimi creativity?

SY: Nasimi is one of the great mystical poets and thinkers whose works I heard from an early age through my family and the musicians and poets who frequented our house as I was growing up. He was legendary among the Azeris as the author of the first Divans in the Azerbaijani language, but his influence extends far beyond this one nation. While being lauded as a renowned Turkic-speaking poet-mystic, he is also recognized for his writings in Persian and Arabic. The genius of Nasimi is that his message, his thought, and his unparalleled eloquence was not limited to his own time and place. It originated in the Eternal and that is why its echo is heard as clearly in our time as it was in his.

How do you evaluate the festival?

SY: The Festival was brilliantly conceived and executed. By joining the past and present around the themes expressed in the writings of Nasimi - themes of the underlying unity of all life amid multiplicity and the essential human potential for touching the Divine - the Festival presentations also pointed a way forward into the future. And that way incorporates the multiculturalism and tolerance that is expressed in Nasimi's thought and that Azerbaijan is famous for.

The performances, exhibits, and lectures that took place throughout Baku were remarkable in their diversity while maintaining a unity of purpose. I applaud the work of the organizers, especially president of the Heydar Aliyev Foundation Mehriban Aliyeva and vice-president Leyla Aliyeva, as well as the dedicated people at the Ministry of Culture.

As far as we know the "New global music genre" was created by you. Is that true?

SY: When I began my music career, nothing like my sound had been heard before; it didn't fit into existing categories. I named the genre Spiritique. It is a sound meant to evoke a sense of spirituality, and the lyrics at times celebrate the sacred, at times have an uplifting message promoting positive values of social cohesion, tolerance, and unity.

In this context, I'll mention that I was awarded an honourary Doctor of Letters degree from Roehampton University for what they termed my extraordinary contribution to the field of music, and I remain (to the best of my knowledge) the youngest recipient of that award. It was in recognition of my work through Spiritique and my creation of this new genre of music.

Preserving tradition and legacy through music is a priority for me and I have been devoting much of my energy to that over the past several years. This is not a departure from the Spiritique genre, since Spiritique encompasses these musical expressions.

Do you like mugham?

SY: Mugham is a profound and beautiful music. Its complex melodies and cadences have been transmitted across centuries from generation to generation, nourishing the souls of listeners and performers alike. There is not a single poem from mugham that is not in some shape or form, whether through symbolism or directly, connected to the sacred, to the Divine. In fact I use it for meditation; I reflect and meditate through mugham.

The work that is being done to preserve and promote this precious musical heritage is vitally important in this age when so much traditional wisdom is being lost through neglect and disregard. Again, I note the role of the Heydar Aliyev Foundation for their visionary work in establishing the International Mugham Center and the annual International World of Mugham Festival, to name just two of the many outstanding activities taking place as part of this effort.

You shared the stage with mugham singer Alim Gasimov. How does "New global music genre" combine with mugham?

SY: Alim Qasimov is a living legend who brilliantly communicates his inner 'spiritual fire' through his music. I was honoured to have him join me on stage at my 2015 concert in Baku where we performed 'Sari Gelin' together with only traditional instruments as accompaniment. The musical form of mugham is in perfect accord with the parameters of the Spiritique genre, and in fact I am exploring a collaboration with Alim Qasimov on my upcoming album.

Besides you and your father, a composer, who else was a musician in your family?

SY: I always consider it my great fortune to have been born into a family that encouraged my earliest inclinations toward music. I began playing music at a very early age with their support, support which continues to this day. My father is a professional musician and both his family and my mother and her family were musical. They had a great appreciation for and knowledge of classical and traditional music as well as the mystical poetry traditions, which are so closely related.

How well do you speak Azerbaijani language? What language do you speak in your family?

SY: I grew up in the UK and as a result my Azeri is not fluent. It is the first language I heard in this world; it is the language that my parents speak with each other, and the language spoken by my relatives. I would say that it is the language that is in my blood; I have a great affinity for it. In the ways that language is shaped by - and shapes - cultures and peoples, Azeri is a central part of my essence.

Did you know that German scientist Michael Hess learnt Azerbaijani language because he fell in love with the Nasimi poetry?

SY: I was not aware of this, but it is not surprising. Nasimi's poetry in its depth and breadth is captivating and even life-changing when fully understood.

What do you feel when you come to Baku?

SY: To put it simply, I feel at home when I come to Baku. It is a delight to walk through the city's old and new sections. Both are beautiful in their distinct characters. On my most recent trip I visited Shamakhi whose traditional ambience affected me deeply. And most of all, of course, it is the people of Baku and Azerbaijan that give the physical place it unique character full of welcoming energy and passion for life.

When do you plan to release your new album?

SY: I am releasing a new album in November 2018 called SAMi that has a contemporary, British/Western sound. After that I have a Sufi-inspired album coming out with lyrics drawn from mystical poets. I hope to use poetry by Nasimi in that album as well. It is on this album that I am planning to collaborate with Alim Qasimov.

Would you like to somehow connect your new album with Baku?

SY: This is something I would like very much to do. I would love to do at least one music video in Baku. There are other projects I have mind to do in Azerbaijan; it's a matter of finding the right opportunities and the right timing.

Do you plan to hold a solo concert in Baku?

SY: I performed in Baku in 2015 and 2017 and again this year. Each event was very well received and a great pleasure for me. Honestly, I do not perform often. I do so for select causes and ideas that I believe in and support. Looking forward, I would like to perform a solo concert in the Heydar Aliyev Center, which is a stunning venue. I envision a full concert with a traditional set up - which is how I perform now - and it would incorporate mugham.

What is the attitude of the Western audience towards your songs related to Islam?

SY: That is an excellent question. I would like to frame it as non-Muslim audiences in the West - rather than Western - because there are many Muslims living in the West, like myself. My experience has been that these audiences love traditional music; they love traditional sounds. People are profoundly moved when they hear music that is reaching out to them across centuries and across cultures. Even though they may not understand the lyrics, there is an echo of the world of the spirit that is conveyed to them and that they become immersed in. And that world of the spirit is in truth the one that is found at the essence of us all. It is that essence that I seek to convey, and, thankfully, the audience response tells me that so far I am succeeding.

https://azertag.az/en/xeber/Sami_Yusuf_Nasimi_039s_poetry_in_its_depth_and_breadth_is_captivating_and_even_life_changing_when_fully_understood-1201365

 

LATEST NEWS